Rusya kadınlar

Kadınlar genelde kişisel Instagram hesapları ile Rusya'nın Facebook'u olarak bilinen ve günde 30 milyondan fazla kişinin kullandığı VKontakte (VK) üzerinden hedef alınıyor. Ülkenin ... Rusya'da kadınlar yabancı damat olarak Türkleri seçti Ülke içi evlilik oranlarının düştüğü Rusya'da, kadınların en çok evlenmeyi arzuladığı yabancı damat adayları Türk ... İngiliz Times gazetesinin haberine göre, Rusya'da 1974'ten kalma yasalarla kadınların çalışmalarının yasak olduğu işlerin sayısı azaltılacak. Rus kadınlar ülkelerinde 2021'den ... Son yapılan nüfus sayımı sonuçları Rusya’da kadın-erkek nüfusu dengesizliğinin uzun yıllardır olduğu gibi hala geçerli olduğunu göstermektedir. Her 1000 erkeğe 1163 kadının düştüğü Rusya'da kadınlar genelde yaşamak için yurtdışına gitmekte ve hayatlarını orada kurmaktadırlar. Rusya Kadınlar Günü , aslında Uluslararası kutlanan Dünya kadınlar günüdür. Rusya Kadınlar Günü diye tanımlamamızın altında yatan sebep, bugünün Rusya’da Ulusal tatil ilan edilmiş olmasıdır. Bildiğiniz üzere Dünya Kadınlar gününün doğuşu ABD’de feci şekilde yanarak hayatlarını kaybeden Kadın işçiler idi. Geçtiğimiz yıl Rusya’da en çok Ağustos ayında kadınlar cinayete kurban gitti. 2019 yılı Rusya açısından en çok kadın cinayetlerinin yaşandığı yıl olarak tarihe geçerken Rusya ... Rusya’da kaldırımda yürüyen 2 kadının üzerine bir binanın çöken balkonu düştü. Hastaneye kaldırılan kadınların sağlık durumlarının iyiye gittiği öğrenildi. Russia Today’in (RT) internet sitesinde yer alan araştırmaya göre, Rus kadınları eşlerini en çok Türkiye’de aldatıyor. Yurt dışına yönelik yayın yapan televizyon kanalı, Rusya’yla Türkiye arasındaki uçuşların karşılıklı olarak 1 Ağustos’ta başlamasının ardından dikkat çekici bir haber yayımladı. Rusya Kadınlar Buz Hokeyi Ligi'nde forma giyen kadınlar 2020 takvimi için kamera karşısında geçti. 1 37 2019'un bitmesine kısa bir süre kala yeni yıl takvimleri için kamera karşısına geçen ünlü isimlerin sayısı hızla artarken, son pozlar Rusya'dan geldi. Rus basını: Rus kadınlar, eşlerini Türkiye'de aldatıyor ... En çok ağırlanan turist sıralamasında Rusya'yı 5 milyon 27 bin 472 ziyaretçi ile Almanya, 2 milyon 713 bin 464 ziyaretçi ...

Türkiyede yaşanılabilecek ortalama br hayatın özeti.

2020.09.18 03:33 RaufYildirim Türkiyede yaşanılabilecek ortalama br hayatın özeti.

48 saat içerisinde seni ortaya çıkaracak olan iki gamet hücresi birleşiyor ve anlık kimyasal reaksiyonlar ile seni sen yapacak bir zigot ortaya çıkıyor. Büyüyorsun, hücrelerin sayılarını çoğaltıp yavaş yavaş doku topluluklarını oluşturmaya başlıyor, seni karnında taşıyan annen ve seni her daim koruyacak olan ya da bunu beceremeyecek ve hatta sana karşı gaddarlaşacak olan baban senin varlığınla mutlu ve heyecanlılar, imkanları el verdikçe kendilerini ve senin yaşam alanını hazırlıyorlar.
Koskoca 9 ay geliyor anneni yatırıyorlar, senin kalp atışlarının 200'ün üstüne çıkmasını bekliyorlar ve damar yoluyla Pitocin vererek doğumunu hazırlıyorlar ya da bunların hiçbirisini yapmıyorlayapamıyorlar ya da tıpkı benim yaşadığım gibi hayati bir risk taşıyan gebelik hastalığı seni vuruyor, sersemletiyor ve ilk yaşam sınavını veriyorsun. Ama sen ne olursa olsun doğuyorsun, kordonunu kesiyorlar, seni kontrol ediyorlar, burnunu açıyorlar, annene ve sana bez bağlayıp koruyucu bir cihazın içine koyuyorlar, baban sana bakıyor ya da kucağına alıyor, önce seviniyor ve gururlanıyor, ardından gerçekler yüzüne vurduktan sonra aklını binbir türlü düşünceler ve endişeler kaplıyor ne de olsa burası Türkiye nam-ı diğer Dert kafesi ya da Tımarhane artık ne diye çağırırsan.
İlklerle dolu yıllarını geçirdikten sonra 7 yaşına kadar kişiliğin değişiyor, Almanyada kutlamalarla insanlar okula giderken sen endişeler, baskılar içerisinde ve ağlayarak gidiyorsun, baskı görüyorsun hem ailenden hem dışarıdan çünkü Türkiye tımarhaneler ülkesi. 9, 10, 11, 12 yaşlarına kadar geldin derken cinsel organını keşfediyorsun ama o esnada parasızlık, hayaller, baskı, başarısızlık, eziklik, güçsüzlük ve aile bireyleri seni daha çok genç olmana rağmen senin kişiliğini yok ediyorlar ve sen organınla adeta bir enstrüman gibi oynamaya başlıyorsun. Keman ile Paganini çalmak nasıl bir duygu ise sende organınla hayallerine erişiyorsun ve tebrikler! Yepyeni alışkanlıklar kazandın artık Avustralya da yaşıtların haftasonu surf yaparken sen kendini saatlerce kötü bir bilgisayarda takılarak ve kendine ister istemez dikkat edemeyerek kilolu, asosyal, umutsuz ve hayattan beklentileri olmayan bir kişiliğe dönüşüyorsun ve böyle olman çok normal çünkü dışarıda insanlar zaaflarını kullanarak zorbalıkta çığır açmış, kimse seninle ilgilenmiyor, ailen geleceğin hakkında seni çok korkutuyor ve yetmezmiş gibi gereksiz baskılar uygulayıp seni adeta bir köleye çeviriyor. Hayatını ya asosyal ve dejenere bir et parçası olarak ya ders çalışmaktan insanlarla sosyalleşmeyi, merak etmeyi, keşfetmeyi ve aşık olmayı unutmuş ya da sosyal çevresi olan ve yine zorluklata kafa tutan bir şahıs olarak geçireceksin, üçünden birini seçmen gerekiyor, hepsinin bir kötü yanı var ve Avrupaya gözünü çevirdiğinde insanlar rahat rahat hem mutluluğu ve hem keşfetmeyi hemde başarıyı yakalarken sen bunlardan birini seçmelisin. Eğer ders çalışmazsan 50 yaşında, bej renginde gömlek giyen, açlık ve sindirim sistemi rahatsızlıklarından ağzı sarımsak kokan, damağı ve ağız kenarlarında tarhana kalıntıları bulunan, vücudu 14 gün önce sanki parçalarına ayrılıp bir kenara atılan bir leş ya da Hindistan'ın Kolkata şehrinde 300 yıldır aktif olarak insanların malum amaçlar için kullandığı göl ya da sulama nehri gibi kokan, konuşmayı, düşünmeyi, tartışmayı ve anlamayı beceremeyen, gerici ve primitif bir zihne sahip bir yaratık tarafından sana sadece iş olarak teklif edilen, ama Rusya da Sosyalist Devrim için Lenin ve Plehanov'un örgütlediği 11 saat boyunca soğuk ve sıcak arasında çalışan ve Sibirya ile cezalandırılan işçilerden bile daha kötü bir şartlarda, dinlenmeksizin 14 saat boyunca, basık, rezalet ve pislik içerisinde ya da kavurucu Ankara(Bir diğer ismiyle "Atatürk'ün kurduğu Riyad") sıcağında, sadece ekmek ve sarımsak ya da şanslıysan soğan, domates ve çürümüş peynir gibi lükse kaçan yiyeceklerle ve 250 mililitreden daha az su içerek Mısırlı bir kölenin günlük sarfettiği eforun iki ya da üç katını sarfedeceksin ya da hayatı boyunca durmaksızın ve dinlenmeksizin ders çalışarak sosyalleşemeyecek, keşfedemeyecek ve hayatı anlayamayacaksın. Ama bu sefer iyi bir maaşı, statüsü ve bolca vakti olan ama sosyalleşemediğin için arkadaşı, tanıdığı, sevdiği, baktığı kimsesi olmayan, zevksiz, vizyonsuz, mutsuz, soğuk, utangaç, evlenmesi için arkadaşlarından, ailesinden ve akrabalarından inanılmaz seviyede baskı gören ve çekingen bir beyaz yakalıya/memura/akademisyene dönüşüyorsun. İş yerinde durmaksızın ve dinlenmeksizin çalışırken ve işyerinin en parlak çalışanıyken her nasılsa arkadaşların senin için doğum günü partisi düzenliyor, bakımlı erkekler ve güzel kadınlar senin zaaflarını kullanarak binbir türlü bir şekilde seni kutlama yapacakları yere götürüyorlar. Sen çocukluğundan beri sabaha kadar ders çalışmaktan eğlence ve kutlamanın daha ne demek olduğunu bilmiyorken insanlar büyük, süslü ve eğlenceli bir odada bütün ışıkları bir anda açarak "Doğum günün kutlu olsun!" diye bağırıyor, sen korku içerisinde insanları ve onların giyim tarzını anlamaya çalışırken arkadan iki kişi seni pastanın önüne doğru sürüklüyor, bir diğeri elindeki DuPont çakmak ile mumları yakıyor ve bir diğeri "Instagram" denilen bir uygulamaya story denen bir hareketli görüntü yanı "video" atıyor, sen daha çakmağın ismini anlayamamışken senden pastayı üflemeni istiyorlar, yavaşça üflüyorsun, ama ateşi söndüremiyorsun ve mumlar zamanla erimeye başlıyor. Üfleyemediğin için bir başkası etraf yanmasın diye bir yelpaze ile bütün mumları söndürüyor ve herkes tebrik etmeye ve sarılmaya başlıyor o esnada konfeti ve volkanlarla görsel şölen oluşturuluyor. Konfetinin yivsiz namlusundan aniden püsküren kırmızı güller ve partiküller ilgini çekiyorken bir anda iş arkadaşların sana hediyelerini getiriyorlar. Patronun sana dört tane çok pahalı ve ismine "Sauvignon Blanc" denilen bir şarap getiriyor ve kapağını patlatıp içmeni istiyor. Sen daha "Sa, sa, savin-" diye kekelerken bardak çoktan dolmuş oluyor ve bir yudum içmen isteniyor, herkes sessizce sana bakıyor. Ailenin baskıları ve ülkenin gerçekleriyle adeta kurtuluş kapısı olarak gördüğün Fen Lisesine girebilmek için ölümüne çalıştığın liseye geçiş sınavından önce kahvaltıda içtiğin şekerli çayın tadını hala unutamamışken o şaraptan küçücük bir yudum alıyorsun ve alır almaz çok ilginç, farklı ve aromatik bir tat aldığın için aniden patronunun beyaz trikosuna tükürüyorsun, bir anda saniyede iki defa özür dilemeye ve korkudan titremeye başlıyorsun ama patronun gülümsüyor ve omzunu sıvazlıyor ve sen korku ve panikten terlemeye ve titremeye devam ediyorsun ve ikinci bir yudum almanı istiyorlar, azıcık içiyorsun ama tadı çok farklı ve alışılmışın dışında olduğu için bu sefer yine yere tükürüyorsun ve içemiyorsun patronun sana bir başka ve bu sefer daha büyük bir kutu veriyor. Kutudan 4 tane her birinin içinde 9 tane şişe bulunan kutular var, her birinin üzerinde sırasıyla Provence France, Naples Italy ve Novi Sad Serbia yazıyor ve bir diğerinin üstünde ise koskoca harflerle "Don Julio" yazıyor patronun yanına yaklaşıp bunların şarap olduğunu ve "Don Julio" denen şeyin ise "Tekila" olduğunu söylüyor. Koca bir paketle yanına kafadar bir çocuk geliyor, senin eline bir kutu veriyor ve açmanı istiyor ki o da ne! daha çıkalı 3 hafta olmamış arkadaşın sana PlayStation 5 hediye etmiş! Başta her zaman olduğu gibi analiz ediyorsun ama nasıl kullanıldığına dair bir anlam çıkaramıyorsun ama neyse hediye hediyedir bir kenara koyuyorsun. Bir diğer iş arkadaşın geliyor ve sana 25.000₺ değerinde bir şekilli çanta hediye ediyor, içini açıyorsun ve üzerinde 6 teli olan, 90 cm uzunluğunda ve bayağı ağır olan bir metal yığını hediye ediyor, ve senden eline almanı istiyor, düzgünce tutmak yerine gövdesinden tutuyorsun ama arkadaşın sağ elini klavyeye, sol elini tellere koymanı istiyor ve tellerden birine parmağınla dokunmanı daha doğrusu vurmanı istiyor dediğini aynen yapıyorsun elin çok acıyor ve bir anda metal yığınını düşürüyorsun ve arkadaşın tekrardan eline geri veriyor ve bu gitarı düşürmemen gerektiğini söylüyor, bu gitar denilen alet hoşuna gidiyorken bir anda yapılı, selvi boylu, güzel sesli, bakımlı ve zarif bir kadın muhtemelen topukları çok sert bir tahtadan yapılmış, bileklerine kadar uzanan ve siyah renkte bir topuklu ayakkabıyla tahta zeminde bacaklarını öne atarak yürüyüp ses çıkartarak insanlara doğru geliyor. Görünüşe bakılırsa iri postürlü, güçlü ve çok zarif bir vücudu olduğu ve ince tabanlı topuklusuyla ses çıkartarak diğerlerinin ve senin ilgini çekmiş durumda. Bir anda insanların karşısına çok farklı bir enstrüman ile geliyor ve anlaması güç ama inanılmaz derecede etkileyici bir ses çıkartıyor bu sefer elindeki şeyin tahta olduğunu ve diğer elinde bir çubuk ile gövdeyi sürterek ses çıkarttığına hayret ediyorsun ve sen utancından başını yere eğip yüzün kızarmaya ve vücudun titremeye başlıyor. Sonra kadın sana yaklaşıp ilginç bir hediye veriyor ve bu sefer hediyenin içinden büyük bir paket çıkıyor, paketin içerisinde CD ve USB disk var ve kadın bu aygıtların içinde çoğu bestecinin icra ettiği besteler olduğunu söylüyor. Dış ambalajında kıvırcık saçlı adamlar, kimilerinin ellerinde kadının elinde gördüğün tahta parçasının aynısını onların ellerinde olduğunu farkediyorsun ve üzerlerinde "Etude, sonata, nocturne, concerto" yazdığını farkediyorsun. Bir diğer arkadaşın sana "Ayfon" denen bir cihaz veriyor ve sen önceden ailen tarafından sadece iletişim için kullanılan eski Nokia telefonunu neredeyse 18 yaşından beri kullanıyorken bu alet sana çok yabancı geliyor ve saatin yaklaştığını aniden farkedip odadaki bütün insanlardan özür dileyip sadece "Ayfon" denen bir cihazı eline alarak apar topar taksi yakalayıp evine gidiyorsun ve bütün görevlerini şimşek hızında tamamlayıp yatıyorsun ve yıllardan beri hep aynı tempoda olan zevksiz ve tatsız hayatına aynen devam ediyorsun. Gençlik yıllarında sadece sosyalleşir ve başka uğraşlarla ilgilenmezsen maalesef ders çalışmayanlarla aynı kaderi paylaşıyorsun ve bir anda "tanıdık" denen birisi görünüşe bakılırsa içler acısı olan haline üzülüp senden "KPSS" denen bir sınava girmeni ve eğer kazanırsan o sınav sayesinde 14 saat boyunca çok kötü şartlar altında çalışmaktansa 7 saat boyunca huzur içinde rahat rahat çalışabileceğini söylüyor ve KPSS ye çalışmak senin için bir ikinci mesleğe dönüşüyor, hayatın bütün bu seçeneklerden ibaret.
submitted by RaufYildirim to KGBTR [link] [comments]


2020.09.08 23:01 Fancy_Ladder GÖRÜNMEZ KONTROL MEKANİZMASI VE BAZI GÖRÜŞLER

BU, İLGİLENDİĞİM ALAN ÜZERİNE YAZDIĞIM İLK MAKALEVARİ YAZIDIR.
Kadınları Yeniçeri Ocağı, Pretoryan Muhafızları ve Streltsiy Muhafızları'na benzetiyorum. Gel bu konuyu beraber ele alalım. Yeniçeri Ocağı, Osmanlı'ya kuruluşun 1800'lü yılların başına kadar ordu olarak hizmet etmiş askeri ve yarı siyasi yapılanmadır.
Pretoryan Muhafızları, Roma döneminde İmparator'u, ailesini ve sarayı korumakla görevli bir muhafız takımıdır. Streltsiy Muhafızları ise Rusya Çarlığı'nda başkenti ve sarayı korumakla görevli bir muhafız alayıdır.
Bu üçünü de inceleyecek olursak, gördüğümüz ortak nokta Otokrasi'dir. Yani genellikle bütün yetkiler kralın elindedir. Kral iktidardadır ve ona ortak koşacak, denetleyecek kimse yoktur, yönetimde başka bir organ yoktur. Ama insan doğası diktatörlüğe ve tek bir insanın himayesi altında köle gibi yaşamaya programlanmış değildir, her insan güç ister ve başında bir dikta durduğunda eninde sonunda ondan kurtulmak ister. Bu yüzden otokratik devletlerde, yönetim tek bir kişinin elinde olsa bile, görünmez bir el daha oluşur. Devletin içinde, devlete müdahale eden bir yapılanma.
Bu yapılanma, vatandaşlar ve devlet arasında bir köprü gibi düşünebilir. Otokrasi'de herşey tek adamın elinde olduğu için, onun buyruğunda yaşayan milyonların kontrol altında tutulması icab eder. Ve herhangi bir kurum, muhakkak bu tek adam ile halk arasında köprü olmalı, aralarındaki teması sağlamalıdır. Bu teması sağlamakla görevli olan kurul, devlet biraz olsun zayıfladığı anda tek adamdan daha fazla güç elde etmeye başlar. Şimdi gel se de sana bu durumu daha basit bir dille izah edeyim.
Osmanlı İmparatorluğu'nda padişah, halifedir. Allah'ın yeryüzündeki gölgesidir, resmi belgelerde kendisine "Efendimiz" denir. Fakat basit bir insana, milyonlar bu kadar değer verebilir mi? Bu sembolik değerin oluşturulmasını sağlayan bir kurum vardır. Yeniçeri Ocağı (Ve Ulema takımı, yani akademisyenler), Yeniçeri Ocağı, padişahı bir nevi denetler. Şayet padişah, onların hoşuna gitmeyen birşey yaparsa padişahı zora sokar.
Mesela padişah çarşıya inip bazı dükkanları kapatırsa ne olur? Bazı aileler aç kalır, Yeniçeriler de ticaret yapmaktadır, halk ile karışmış haldedirler. Bu yüzden padişah bu şekilde davranıp milletin dükkanlarını kapatırsa isyan ederler. Genç Osman başta olmak üzere tahttan indirilen birçok padişah sokakları teftiş ederken halka kaba davranmış, yeniçerileri dövmüş, dükkanları kapatmış ve yasalara uymayanları asıp kesmiştir.
Yeniçeri isyanlarına günümüzde padişaha şirk koşmak ve ihanet etmek niteliklerini taşıdığı için, alçak darbeler gözüyle bakılabilir. Nitekim doğrudur da, fakat bilinmelidir ki o dönemde yaşayan insanların tamamına yakını, padişahı denetleyecek ve kendi istemleriyle paralel hareket etmesini sağlayacak imkanları olmadığından mütevellit, bu isyanlara istemsizce destek vermiştir. Sultan II. Osman, tahttan indiğinde yeniçerilere hitap etti "Halimden ibret alın ağalar! Dün sabah, cihan padişahı idim. Şimdi üryan kaldım! Mesbah ve malımın haddi hesabı yok iken, on akçelik arakiye alacak gücüm yok artık. Hangi padişahın kulları, padişahlarına bu ihaneti ettiler ha?" Fakat sultan, 17 yaşında tahtını kaybettiğinde onu uyuz bir eşeğin üzerine oturtup İstanbul'da gezdirdiler, halka teşhir ettiler, peki ya onlar ne yaptı? Kimi II. Osman'ın üzerine yumurta fırlatmakla yetindi, kimi saçını çekti, yanağına tokat attı, baldırlarını sıkıp hakaretler etti. Artık tüm gücü üzerinde barındıran el güçsüz kalmış, düşmüştü. Ve halk da o elin açtığı yaraların intikamını böyle alıyordu.
Bir başka örnek olarak da III. Ahmed gösterilebilir, halkı sefalet içinde yaşarken zevk-ü sefaya boğuldu ve tahtından oldu. Yeniçeri Ocağı, bir diğer işlevini daha yerine getirerek, kontrol mekanizmasını çalıştırmıştı.
Bu durumda Yeniçeri Ocağı nabıyor, bir köprü görevi görüyor. Sürekli istediği padişahı tahttan indirip yerine yenisini geçirerek vatandaşın istediği kişiyi tahtta tutuyor, istemediğini kesip biçiyor. Çünkü son döneme kadar Osmanlıda bir meclis, hükümet yoktu, tek adamın dediği oluyordu, padişaha "Sen bunu yapamazsın bilader!" diyecek kimse olmadığı için de yeniçerilerin isyanları onu zora sokuyor, tedirgin ediyor ve ölçülü davranmasını sağlıyordu. Yani üst merciye olan ihtiyacı, resmi olan yollarla gideriyordu.
Fakat Yeniçeri Ocağı bir ordudur, padişah onların efendisi, komutanıdır. Fakat yeniçeriler usülsüz hareket eden padişahı cezalandırır, öldürür ve istedikleri kişiyi seçer. Yeniçeriler zamanla itaat edip emir almaları gereken adamları seçen kişi olmuştur. Bunun temel sebebi padişahın tüm yetkiyi elinde tutmasıdır, Batı Avrupa gibi kralın yetkisinin olmadığı ülkelerde askerler isyan da etmez.
Kadınlar da özünde domine edilecek, pasif ve itaatkar yaratıklardır. Ev içinde erkeğin sözünü dinlerler, erkek onların başı efendisidir. Fakat kadın da bir köle olmasına karşın, tıpkı yeniçeriler gibi gerçek bir köle değildir. Çünkü köleliği işlevsel ve opsiyoneldir. Kadın pasif olmayı cinsel bir şekilde arzuladığı için ister ve sikmek değil sikilmek ister, bu yüzden aslında bilinçli bir şekilde itaat eder, itaati arzusundan gelir. Ayrıca kadın, efendisini kendi seçer. Bu da onu otokratik devletlerdeki askerlerle özdeş tutar. İtaat edeceği kişiyi kendi seçen, istediğinde kapı dışarı eden, kendi işine gelmeyen olaylara karşı tavır alan ve ilişkiye kendi isteğiyle gölgeden şekil veren, tıpkı bir mesleği seçen asker gibi, kendi isteğiyle pasif olan.
Kimileri kadınları her konuda haklı bulur (Amcılar ve feminikler), kimileri de onları şeytan gibi görür. Gerçek olansa yeniçeri yalnızca ulufe almaktadır, doğa yasaları olması gerektiği gibi işlemektedir. Bir erkek düşünün, spor salonuna gidiyor, kitap okuyor vb... (Aslıdna kadınlar dahil bütün insanlar bu örneğe dahildir) bu eylemlerin arkasında bir itici güç yok mudur? Bir kadının diskoya giderken "Kendi İçin" makyaj yapıp mini etek giymesi o kadar mantıksızsa, bir erkeğin de haftada 4 kere ağır yükler altına sırf "Kendi İçin" yatması o kadar mantıksız, tutarsızdır. Yeniçeri, kontrol mekanizmasını çalıştırmaktadır. Erkeği denetlemekte ve görünmez el olmaktadır.
Bana kalırsa sınıfın en köşesinde yalnız oturan, diş telleri, kalın çerçeveli gözlükleri, sıska bedeni ve sivilceli cildiyle sürekli ezilen sessiz çocuğundan tut, zengin bir iş adamına her erkek görünmez bir tahtın üstündedir. Her kadında belinde görünmez bir kılıç tutmaktadır. Bu taht ve kılıç birbirine karşı sembolik bir otorite kurar. Döngü böylece ilerler, kadın istediğinde isyan edip eş değiştirir, nafakasını alır. Erkek de tahtını alıp yönetecek başka diyarlar arar.
Bu makalemin sonuna geldim, teşekkürler.
submitted by Fancy_Ladder to turkincel [link] [comments]


2020.07.13 06:08 NewsJungle Türkiye: Libya ateşkesi Haftar'ın geri çekilmesine bağlı

Türk dışişleri bakanı, Libya’nın BM tarafından tanınan hükümetinin ancak savaş ağzı Khalifa Haftar'ın güçlerini ülkenin orta ve batı bölgelerinden çekmesi durumunda ateşkes kabul edeceğini söyledi.

Financial Times (FT) gazetesine her gün İngilizlerle konuşan Mevlut Çavuşoğlu, Başbakan Fayez al-Sarraj liderliğindeki Ulusal Anlaşma Hükümeti'nin (GNA) Haftar'ın güçlerine karşı iki stratejik yerden çekilmedikçe saldırılarına devam etmeye kararlı olduğunu söyledi. , liman kenti Sirte ve bir hava üssü Jufra ev.

Çavuşoğlu, Rusya'nın geçen ay İstanbul'da gerçekleşen görüşmelerde “somut tarih ve saat” ile ateşkes teklifinde bulunduğuna dikkat çekti.

Ankara, GNA ile istişare ettiğinde Libyalı yetkililer Sirte ve Jufra ve Gen Haftar’ın güçlerinin 2015'te “çizgilere” dönmeleri için önkoşullarını belirttiler. ”Dedi.

Çavuşoğlu'nun Ankara'nın saldırıyı destekleyebileceğini ve GNA'nın ateşkes önkoşullarını “meşru ve makul” olduğunu söyleyen makale.

Geçen hafta El Watiya hava üssüne yapılan hava saldırısından bahseden Çavuşoğlu FT'ye “kimin sorumlu olduğunu belirlemek için bir soruşturma olduğunu, ancak kimin“ ödeyeceğini ”söyledi.

Türkiye'nin tabanındaki Türk destekli güçlerin Mayıs ayında Haftar'dan ele geçirdiği “eğitmenler ve teknik personel” vardı, ancak hiçbiri zarar görmedi.

Çavuşoğlu, “Bölgede veya savaşta herhangi bir tırmanış için değiliz, ancak [Haftar’ın destekçileri] angajmanı bir darbeciyle, Haftar” dedi.

14 Ocak'taki Haftar, ateşkes için Rus-Türk girişimine katılmayı reddetti ve başkent Trablus'u ele geçirme amaçlı saldırı ve başarısız girişimini sürdürdü.

Libya Dışişleri Bakanlığı her zaman ülke krizine barışçıl bir çözüm bulmaya çalıştıklarını doğruladı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov geçen hafta "Libya hükümetinin ateşkes anlaşması imzalamak istemediğini ve askeri bir çözüm aradığını" iddia etti.

Libya Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, "Rus dışişleri bakanına Rus-Türk girişiminin Moskova'daki GNA tarafından imzalandığını hatırlatırken, Haftar Rusya'yı utanç verici bir konuma sokarak [Moskova] 'yı imzalamayı ve ayrılmayı reddetti.

Nisan 2019'dan bu yana Haftar'ın gayri meşru güçleri, Libya'nın başkenti Trablus'a ve kuzeybatı Libya'nın diğer bölgelerine saldırılar düzenleyerek sivil kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere 1.000'den fazla ölüme neden oldu.

Bununla birlikte, Libya hükümeti geçtiğimiz günlerde Haftar’ın güçlerini Trablus'tan ve stratejik Tarhuna kentinden iterek önemli zaferler elde etti.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2020.07.09 19:36 SBDDSB 19.yüzyılın ilk kadın hakları savunucuları

1801–1874 Juliette Adam Fransa 1836 1936 [22] 1801–1874 Jane Addams Amerika Birleşik Devletleri 1860 1935 1. Dalga feminist süfrajet, Büyük sosyal aktivist, Women's International League for Peace and Freedom başkanı [33] 1801–1874 Gertrud Adelborg İsveç 1853 1942 Öğretmen ve süfrajet [42] 1801–1874 Sophie Adlersparre İsveç 1823 1895 İsveç'te kadın hakları hareketinin en önemli öncülerinden biri [43] 1801–1874 Alfhild Agrell İsveç 1849 1923 [44] 1801–1874 Soteria Aliberty Yunanistan 1847 1929 [22] 1801–1874 Jules Allix Fransa 1818 1897 Sosyalist, erkek feminist [30] 1801–1874 Elisabeth Altmann-Gottheiner Almanya 1874 1930 Kadınların seçme hakkı [45] 1801–1874 Qasim Amin Mısır 1863 1908 Müslüman feminist, Mısır toplumunda kadın haklarının ilk savunucusu [22][46] 1801–1874 Ellen Anckarsvärd İsveç 1833 1898 Married Woman's Property Rights Association kurucularından [47] 1801–1874 Adelaide Anderson Birleşik Krallık 1863 1936 [23][23] 1801–1874 Elizabeth Garrett Anderson Birleşik Krallık 1836 1917 Feminist, süfrajet, İngiltere'de ilk İngiliz bir kadın doktor ve cerrah, ilk kadın hastane kurucularından [23][48] 1801–1874 Louisa Garrett Anderson Birleşik Krallık 1873 1943 Süfrajet [48] 1801–1874 Maybanke Anderson Avustralya 1845 1927 Süfrajet [49] 1801–1874 Susan Anthony Amerika Birleşik Devletleri 1820 1906 Süfrajet, ABD'de kadınlara oy hakkı tanınması hareketinde kilit rol üstlendi [24] 1801–1874 Lovisa Årberg İsveç 1801 1881 İsveç'teki ilk kadın doktor [50] 1801–1874 Edith Archibald Kanada 1854 1936 Süfrajet [51] 1801–1874 Concepción Arenal İspanya 1820 1893 [12] 1801–1874 Princess Louise, Duchess of Argyll Birleşik Krallık 1848 1939 Süfrajet 1801–1874 Ottilie Assing Almanya 1819 1884 [52] 1801–1874 Bibi Khanoom Astarabadi İran 1859 1921 Yazar [53] 1801–1874 Louise Aston Almanya 1814 1871 [54] 1801–1874 Hubertine Auclert Fransa 1848 1914 Feminist aktivist, süfrajet 1801–1874 Olympe Audouard Fransa 1832 1890 [33] 1801–1874 Alice Constance Austin Amerika Birleşik Devletleri 1955 Sosyalist feminist, radikal feminist [55] 1801–1874 Rachel Foster Avery Amerika Birleşik Devletleri 1858 1919 Dalga feminist, süfrajet 1801–1874 John Goodwyn Barmby Birleşik Krallık 1820 1881 [48] 1801–1874 Marie Bashkirtseff Ukrayna 1858 1884 Dalga feminist, Fransız feminist [33] 1801–1874 José Batlle y Ordóñez Uruguay 1856 1929 [56] 1801–1874 Anna Bayerová Çek Cumhuriyeti 1853 1924 [57] 1801–1874 Jean Beadle Avustralya 1868 1942 Feminist, sosyal görevli, siyasi eylemci 1801–1874 August Bebel Almanya 1840 1913 Komünist, erkek [24] 1801–1874 Alaide Gualberta Beccari İtalya 1868 1930 Sosyalist feminist, radikal feminist 1801–1874 Lydia Becker Birleşik Krallık 1827 1890 Süfrajet 1801–1874 Catharine Beecher Amerika Birleşik Devletleri 1800 1878 [22] 1801–1874 Alva Belmont Amerika Birleşik Devletleri 1853 1933 Süfrajet lideri, konuşmacı, yazar [22] 1801–1874 Louie Bennett İrlanda 1870 1956 Süfrajet lideri [22] 1801–1874 Ethel Bentham Birleşik Krallık 1861 1931 Yenilikçi doktor, siyasetçi ve süfrajet 1801–1874 Victoire Léodile Béra Fransa 1824 1900 [58] 1801–1874 Signe Bergman İsveç 1869 1960 1801–1874 Annie Besant Birleşik Krallık 1847 1933 Sosyalist feminist 1801–1874 Alice Stone Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1857 1950 Feminist ve gazeteci, Woman's Journal editörü, büyük kadın hakları yayıncısı [22] 1801–1874 Antoinette Brown Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1825 1921 1969 yılında Lucy Stone ile birlikte American Woman Suffrage Association'ı kurdu 1801–1874 Elizabeth Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1821 1910 Dalga feminist [33] 1801–1874 Henry Browne Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1825 1909 İş adamı, kölelik karşıtı, gazeteci, süfrajet lideri ve savunucusu 1801–1874 Harriot Eaton Stanton Blatch Amerika Birleşik Devletleri 1856 1940 Süfrajet [22][48] 1801–1874 Amelia Bloomer Amerika Birleşik Devletleri 1818 1894 Süfrajet, birçok kadın sorunları hakkında The Lily gazetesinde yayıncılık ve editörlük yaptı [22] 1801–1874 Barbara Bodichon Birleşik Krallık 1827 1891 [22][48] 1801–1874 Laura Borden Kanada 1861 1940 Halifax Kadın Yerel Konseyi Başkanı 1801–1874 Lily Braun Almanya 1865 1916 [22] 1801–1874 Fredrika Bremer İsveç 1801 1865 Yazar, feminist aktivist ve İsveç'te öncü kadın haklarını savunucularından [22] 1801–1874 Ursula Mellor Bright Birleşik Krallık 1835 1915 Süfrajet 1801–1874 Emilia Broomé İsveç 1866 1925 1801–1874 Antoinette Brown Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1825 1921 [22] 1801–1874 Lady Constance Bulwer-Lytton Birleşik Krallık 1869 1923 Süfrajet 1801–1874 Katharine Bushnell Amerika Birleşik Devletleri 1856 1946 1801–1874 Josephine Butler Birleşik Krallık 1828 1906 [22] 1801–1874 Pancha Carrasco Kosta Rika 1826 1890 [22] 1801–1874 Frances Jennings Casement Amerika Birleşik Devletleri 1840 1928 Süfrajet 1801–1874 Carrie Chapman Catt Amerika Birleşik Devletleri 1859 1947 Süfrajet lider, National American Woman Suffrage Association, League of Women Voters ve International Alliance of Women'ın kurucusu ve başkanı [22][24] 1801–1874 Maria Cederschiöld Sweden 1856 1935 Süfrajet 1801–1874 William Henry Channing Amerika Birleşik Devletleri 1810 1884 Bakan, yazar 1801–1874 Mary Agnes Chase Amerika Birleşik Devletleri 1869 1963 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Ada Nield Chew Birleşik Krallık 1870 1945 Süfrajet 1801–1874 Tennessee Celeste Claflin Amerika Birleşik Devletleri 1844 1923 Süfrajet 1801–1874 Alice Clark Birleşik Krallık 1874 1934 1801–1874 Helen Bright Clark Birleşik Krallık 1840 1972 Süfrajet 1801–1874 Florence Claxton Birleşik Krallık 1840 1879 1801–1874 Voltairine de Cleyre Amerika Birleşik Devletleri 1866 1912 Bireysel feminizm, anarko-feminist [33] 1801–1874 Francis Power Cobbe İrlanda 1822 1904 1801–1874 Mary Ann Colclough Yeni Zelanda 1836 1885 Feminist, sosyal reformcu 1801–1874 Anna "Annie" Julia Cooper Amerika Birleşik Devletleri 1858 1964 Süfrajet 1801–1874 Marguerite Coppin Belçika 1867 1931 Belçikalı kadın şair, kadın hakları savunucusu 1801–1874 Ida Crouch-Hazlett Amerika Birleşik Devletleri 1870 1941 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Emily Wilding Davison Birleşik Krallık 1872 1913 Süfrajet 1801–1874 Draga Dejanović Sırbistan 1840 1871 [59] 1801–1874 Josefina Deland Sweden 1814 1890 Yazar, öğretmen, Emekli Kadın Öğretmenler Derneği'nin kurucusu 1801–1874 Maria Deraismes Fransa 1828 1894 [58] 1801–1874 Charlotte Despard née French Birleşik Krallık 1844 1939 Süfrajet 1801–1874 Jenny d'Hericourt France 1809 1875 [22] 1801–1874 Louisa Margaret Dunkley Australia 1866 1927 İşçi organizatörü 1801–1874 Marguerite Durand Fransa 1864 1936 Süfrajet 1801–1874 Friedrich Engels Almanya 1820 1895 Komünist, erkek [24] 1801–1874 Emily Faithfull Birleşik Krallık 1835 1895 1801–1874 Millicent Garrett Fawcett Birleşik Krallık 1847 1929 National Union of Women's Suffrage Societies'ın uzun süreli başkanı 1801–1874 Astrid Stampe Feddersen Danimarka 1852 1930 Kadın haklarıyla ilgili ilk İskandinav toplantıya başkanlık yaptı 1801–1874 Anna Filosofova Rusya 1837 1912 İlk Rus kadın hakları aktivisti 1801–1874 Louise Flodin İsveç 1828 1923 1801–1874 Mary Sargant Florence Birleşik Krallık 1857 1954 Süfrajet 1801–1874 Isabella Ford Birleşik Krallık 1855 1924 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Margaret Fuller Amerika Birleşik Devletleri 1810 1850 Transandantal, eleştirmen, kadınların eğitimi hakkında savunucu, Woman in the Nineteenth Century adlı eserin yazarı [24] 1801–1874 Matilda Joslyn Gage Amerika Birleşik Devletleri 1826 1898 Süfrajet,editör, yazar, organizatör [12] 1801–1874 Eliza Gamble Amerika Birleşik Devletleri 1841 1820 Kadın Hareketi fikrini ortaya atan kişi ve savunucusu [60] 1801–1874 Edith Margaret Garrud Birleşik Krallık 1872 1971 1801–1874 Désirée Gay Fransa 1810 1891 Sosyalist feminist [61] 1801–1874 Charlotte Perkins Gilman Amerika Birleşik Devletleri 1860 1935 Ekofeminist [24] 1801–1874 Wil van Gogh Hollanda 1862 1941 1801–1874 Emma Goldman Birleşik Krallık 1869 1940 Bireyci feminizm, Rus-Amerikan doğum kontrolü ve diğer kadın hakları aktivisti [22][24][33] 1801–1874 Vida Goldstein Avustralya 1869 1949 İlk Avustralyalı feminist siyasetçi, İngiliz İmparatorluğununda milli meclise seçilen ilk kadın [22] 1801–1874 Grace Greenwood Amerika Birleşik Devletleri 1823 1904 New York Times'ta çalışan maaşlı ilk kadın muhabir, sosyal reform ve kadın hakları savunucusu 1801–1874 Angelina Emily Grimké Amerika Birleşik Devletleri 1805 1879 Dalga feminist, süfrajet 1801–1874 Bella Guerin Avustralya 1858 1923 Sosyalist feminist, Avustralya Üniversitesi'nden mezun olan ilk kadın 1801–1874 Marianne Hainisch Avusturya 1839 1936 Kadınların çalışma ve eğitim hakları savunucusu 1801–1874 Marion Coates Hansen Birleşik Krallık 1870 1947 Süfrajet 1801–1874 Jane Ellen Harrison Birleşik Krallık 1850 1928 1801–1874 Anna Haslam İrlanda 1829 1922 İrlanda'da kadın hareketinin önemli isimlerinden, Dublin Women's Suffrage Association'ın kurucusu 1801–1874 Anna Hierta-Retzius İsveç 1841 1924 Kadın hakları savunucusu ve hayırsever 1801–1874 Thomas Wentworth Higginson Amerika Birleşik Devletleri 1828 1911 Kölelik karşıtı, bakan, yazar 1801–1874 Laurence Housman Birleşik Krallık 1865 1959 Sosyalist feminist 1801–1874 Julia Ward Howe Amerika Birleşik Devletleri 1819 1910 Süfrajet, yazar, organizatör 1801–1874 Louisa Hubbard Birleşik Krallık 1836 1906 1801–1874 Aletta Jacobs Hollanda 1854 1929 [12] 1801–1874 Kehajia Kalliopi Yunanistan 1839 1905 [22] 1801–1874 Kang Youwei Çin 1858 1927 [22] 1801–1874 Abby Kelley Amerika Birleşik Devletleri 1811 1887 Süfrajet ve aktivist 1801–1874 Grace Kimmins Birleşik Krallık 1871 1954 [kaynak belirtilmeli] 1801–1874 Anna Kingsford Birleşik Krallık 1846 1888 Ekofeminist 1801–1874 Toshiko Kishida Japonya 1863 1901 [22] 1801–1874 Alexandra Kollontai SSCB 1872 1952 Sosyalist feminist [12] 1801–1874 Lotten von Kræmer İsveç 1828 1912 Barones, yazar, şair, hayırsever, Samfundet De Nio kurucusu 1801–1874 Marie Lacoste-Gérin-Lajoie Kanada 1867 1945 Süfrajet 1801–1874 Louisa Lawson Australia 1848 1920 Süfrajet, cumhuriyet yanlısı federalist, yazar ve yayıncı [12] 1801–1874 Mary Lee Avustralya, İrlanda 1821 1909 Süfrajet 1801–1874 Anna Leonowens Birleşik Krallık, Hindistan 1831 1915 Seyahat yazarı, eğitimci, sosyal aktivist 1801–1874 Fredrika Limnell İsveç 1816 1897 1801–1874 Mary Livermore Amerika Birleşik Devletleri 1820 1905 Kadın hakları gazetecisi, süfrajet 1801–1874 Belva Lockwood Amerika Birleşik Devletleri 1830 1917 [22] 1801–1874 Margaret Bright Lucas Birleşik Krallık 1818 1890 Süfrajet 1801–1874 Rosa Luxemburg Almanya 1871 1919 Sosyalist feminist 1801–1874 Christian Maclagan Birleşik Krallık 1811 1901 1801–1874 Kitty Marion Birleşik Krallık 1871 1944 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Harriet Martineau Birleşik Krallık 1802 1876 1801–1874 Eleanor Marx Birleşik Krallık 1855 1898 Sosyalist feminist 1801–1874 Rosa Mayreder Avusturya 1858 1938 [12] 1801–1874 Nellie McClung Kanada 1873 1951 Feminist ve süfrajet, The Famous Five'ın parçası 1801–1874 Helen Priscilla McLaren Birleşik Krallık 1851 1934 1801–1874 Louise Michel Fransa 1830 1905 Anarko-feminist [30] 1801–1874 Harriet Taylor Mill Birleşik Krallık 1807 1858 İlk öncü feminist [33] 1801–1874 John Stuart Mill Birleşik Krallık 1806 1873 İlk öncü [24][33] 1801–1874 Hannah Mitchell Birleşik Krallık 1872 1956 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Katti Anker Møller Norveç 1868 1945 Dalga feminist [33] 1801–1874 Agda Montelius İsveç 1850 1920 Feminist, süfrajet, Fredrika-Bremer-förbundet patronu 1801–1874 Anna Maria Mozzoni İtalya 1837 1920 Dalga feminist, süfrajet 1801–1874 Flora Murray Birleşik Krallık 1869 1923 Süfrajet 1801–1874 Clarina I. H. Nichols Amerika Birleşik Devletleri 1810 1885 Dalga feminist, süfrajet 1801–1874 Draga Obrenović Sırbistan 1864 1903 Kraliçe eş 1801–1874 Louise Otto-Peters Almanya 1819 1895 [62][63] 1801–1874 Emmeline Pankhurst Birleşik Krallık 1858 1928 Süfrajet kurucu ve İngiliz süfrajetin lideri [24] 1801–1874 Maud Wood Park Amerika Birleşik Devletleri 1871 1955 College Equal Suffrage League kurucusu, League of Women Voters ilk başkamo 1801–1874 Madeleine Pelletier Fransa 1874 1939 Fransız feminist, 1. Dalga feminist, sosyalist feminist [33] 1801–1874 Wendell Phillips Amerika Birleşik Devletleri 1811 1884 Kölelik karşıtı, konuşmacı, avukat 1801–1874 Jyotiba Phule Hindistan 1827 1890 [12] 1801–1874 Eugénie Potonié-Pierre Fransa 1844 1898 [30] 1801–1874 Eleanor Rathbone Birleşik Krallık 1872 1946 [12] 1801–1874 Caroline Rémy de Guebhard Fransa 1855 1929 1801–1874 Dorothy Richardson Birleşik Krallık 1873 1957 1801–1874 Edith Rigby Birleşik Krallık 1872 1948 Süfrajet 1801–1874 Sibylle Riqueti de Mirabeau Fransa 1849 1932 1801–1874 Bessie Rischbieth Avustralya 1874 1967 1801–1874 Güney Afrika Kanada 1856 1933 Kadınların oy hakkını savunan, Halifax Kadın Yerel Konseyi yönetim kurulu üyesi 1801–1874 Harriet Hanson Robinson Amerika Birleşik Devletleri 1825 1911 [24] 1801–1874 Pauline Roland Fransa 1805 1852 [33] 1801–1874 Rosalie Roos İsveç 1823 1898 Yazar, İsveç'te düzenlenen kadın hakları hareketinin öncülerinden 1801–1874 Ernestine Rose Amerika Birleşik Devletleri, Rusya-Polonya 1810 1892 Süfrajet 1801–1874 Hilda Sachs İsveç 1857 1935 Gazeteci, yazar ve feminist 1801–1874 Anna Sandström İsveç 1854 1931 Eğitim reformcusu 1801–1874 Auguste Schmidt Almanya 1833 1902 [64] 1801–1874 Olive Schreiner Güney Afrika 1855 1920 1801–1874 Rose Scott Avustralya 1847 1925 Süfrajet 1801–1874 Anna Howard Shaw Amerika Birleşik Devletleri 1847 1919 1904 ve 1915 yılları arasında National Women's Suffrage Association başkanı
1801–1874 Kate Sheppard Yeni Zelanda 1847 1934 1893 yılında kadınlar için oy hakkı kazanılmasına katkı sağladı (Kadınlara seçme hakkının verildiği ilk ülke ve ulusal seçim) [12] 1801–1874 Tarabai Shinde Hindistan 1850 1910 1801–1874 Emily Anne Eliza Shirreff Birleşik Krallık 1814 1897 İlk öncü feminist [33] 1801–1874 Eleanor Mildred Sidgwick Birleşik Krallık 1845 1936 1801–1874 Dame Ethel Mary Smyth Birleşik Krallık 1858 1944 Süfrajet 1801–1874 Anna Garlin Spencer Amerika Birleşik Devletleri 1851 1931 [24] 1801–1874 Elizabeth Cady Stanton Amerika Birleşik Devletleri 1815 1902 Sosyal aktivist, kölelik karşıtı, süfrajet, 1848 Women's Rights Convention organizagörü, National Woman Suffrage Association and the International Council of Women kurucularından [24] 1801–1874 Anna Sterky İsveç, Danimarka 1856 1939 [65] 1801–1874 Helene Stöcker Almanya 1869 1943 [63] 1801–1874 Milica Stojadinović-Srpkinja Sırbistan 1828 1878 Feminist, savaş muhabiri, yazar, şair [66] 1801–1874 Lucy Stone Amerika Birleşik Devletleri 1818 1893 Konuşmacı, National Women's Rights Convention ilk organizatörü, Woman's Journal kurucusu, ve evlendikten sonra soyadını koruyan ilk kadın Amerikalı [24] 1801–1874 Emily Howard Stowe Kanada 1831 1903 Hekim, kadınların tıbbi konulara dahil edilmesinin savunucusu, Canadian Women's Suffrage Association kurucusu
1801–1874 Helena Swanwick Birleşik Krallık 1864 1939 Süfrajet 1801–1874 Frances Swiney Birleşik Krallık 1847 1922 Süfrajet 1801–1874 Táhirih İran 1814/17 1852 Bâbî şair, ilahiyatçı ve İran'daki 19. yüzyıl kadın hakları savunucusu [12] 1801–1874 Caroline Testman Danimarka 1839 1919 Dansk Kvindesamfund kurucularından 1801–1874 Martha Carey Thomas Amerika Birleşik Devletleri 1857 1935 [22] 1801–1874 Sybil Thomas, Viscountess Rhondda Birleşik Krallık 1857 1941 Süfrajet 1801–1874 Flora Tristan Fransa 1803 1844 Sosyalist feminist [12] 1801–1874 Harriet Tubman Amerika Birleşik Devletleri 1820 1913 Dalga feminist [33] 1801–1874 Thorstein Veblen Amerika Birleşik Devletleri 1857 1929 Ekonomist, sosyolog, erkek [24] 1801–1874 Alice Vickery Birleşik Krallık 1844 1929 Hekim, doğum kontrolü destekçisi [67] 1801–1874 Beatrice Webb Birleşik Krallık 1858 1943 Sosyalist feminist 1801–1874 Ida B. Wells Amerika Birleşik Devletleri 1862 1931 Sivil haklar ve anti-linç aktivisti, süfrajet 1801–1874 Anna Whitlock İsveç 1852 1930 Feminist, süfrajet, gazeteci 1801–1874 Karolina Widerström İsveç 1856 1949 1801–1874 Frances Willard Amerika Birleşik Devletleri 1839 1898 Süfrajet ve organizatör 1801–1874 Frances Willard Amerika Birleşik Devletleri 1839 1898 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Charlotte Wilson Birleşik Krallık 1854 1944 Radikal feminist 1801–1874 Victoria Woodhull Amerika Birleşik Devletleri 1838 1927 1. Dalga feminist, süfrajet, organizatör, yenilikçi, ABD başkanlık seçimlerindeki ilk kadın [24][33] 1801–1874 Clara Zetkin Germany 1857 1933 Sosyalist feminist [24] 1801–1874 Frederick Douglass Amerika Birleşik Devletleri data-sort-value="1818"yakl. 1818 1895 Erkek süfrajet [24] 1801–1874 Caroline Kauffmann Fransa c. 1840s 1924 [22] 1801-1874 Natalie Zahle Danimarka 1827
submitted by SBDDSB to FeminismTurkey [link] [comments]


2020.07.01 07:04 NewsJungle Fransa Libya'da tehlikeli oyun oynuyor: Türkiye

Türkiye'nin iktidar partisi sözcüsü Salı günü yaptığı açıklamada, Fransa'nın Libya'da suç işleyen ve tehlikeli bir oyun oynayan ülke olduğunu söyledi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Türkiye'nin Adalet ve Kalkınma (AK) Partisi sözcüsü Ömer Çelik'teki rolüyle ilgili yorumlarını yapan bir parti kurulu toplantısının ardından Fransa'nın çeyrek asır önce Ruanda'da yaptığı hataları tekrarladığını söyledi.

Yetkili, Fransa'nın "Libya'da faili" olduğunu ve orada "tehlikeli bir oyun" oynadığını, yakın zamanda Fransa'nın desteklediği döneme dönemin general Khalifa Haftar ile hizalanan milislerden kurtarıldıktan sonra Libya'nın Tarhuna şehrinde bulunan toplu mezarların varlığından bahsettiğini de sözlerine ekledi.

"Buradaki garip şey Haftar'ın darbesini ve bu toplu mezarları destekleyen Fransa'nın Türkiye'yi suçlamasıdır," dedi.

Libya, 2011'de geç hükümdar Muammar Kaddafi'nin görevinden bu yana iç savaşla parçalandı. Ülkenin yeni hükümeti 2015 yılında BM liderliğindeki bir anlaşma ile kuruldu, ancak Haftar'ın askeri saldırısı nedeniyle uzun vadeli bir siyasi çözüm çabaları başarısız oldu kuvvetler.

BM, Trablus'un Nisan 2019'dan beri Haftar'ın milislerine karşı savaştığı için, Fayez al-Sarraj'ın başkanlığını yaptığı Libya hükümetini ülkenin meşru otoritesi olarak kabul ediyor.

Haftar milislerini geri çekerek geride kalan alanlarda toplu mezarların keşfinden sonra, BM ve uluslararası hukukçular olası savaş suçları konusunda endişelerini dile getirdiler.

Türkiye, Libya’nın uluslararası alanda tanınan hükümetini desteklemeye devam ederken, Haftar uluslararası olarak Rusya, Fransa, Mısır ve BAE tarafından destekleniyor.

Avrupa'daki terörist gruplara yönelen Çelik, Europol’un yıllık terörizm raporunun Türkiye'nin uzun süredir dile getirdiği endişeleri doğruladığını söyledi.

AB'nin kolluk kuvvetleri tarafından Salı günü yayınlanan bir rapora göre, PKK terör grubu Avrupa Birliği bölgesini propaganda, işe alım, bağış toplama ve lojistik destek faaliyetleri için kullanmaya devam ediyor.

Türkiye, ABD ve AB tarafından terör örgütü olarak listelenen PKK, 30 yılı aşkın terör kampanyasında kadınlar, çocuklar ve bebekler de dahil olmak üzere yaklaşık 40.000 kişinin ölümüne neden oldu.

İsrail'in işgal altındaki Batı Şeria'nın yaklaşık% 30'unu ilhak etmeyi planladığı gerekçesiyle yorum yapan Çelik, 25 Avrupa ülkesinden yaklaşık 1000 milletvekilinin bu hareketle ilgili endişelerini dile getirdiklerini açıkladı.

"Dünya buna karşı bir tavır almazsa, İsrail yavaş yavaş tüm uluslararası düzenin meşruiyetini yok edecektir."

Doğu Kudüs de dahil olmak üzere Batı Şeria, uluslararası hukuk kapsamında işgal altındaki topraklar olarak görülüyor ve böylece tüm Yahudi yerleşimlerini ve planlanan ilhakları yasadışı hale getiriyor.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2020.06.07 02:19 karanotlar Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı

Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı
https://preview.redd.it/03231g4bsd351.jpg?width=200&format=pjpg&auto=webp&s=fa03d3d71cf7ec53a8f54d5bacaebd8a060efb2c
Dünyada sadece tek bir medeniyet var
Mark Zuckerberg insanlığı çevrimiçi ortamda birleştirme hayalleri kurarken, son zamanlarda çevrimdışı diyarda cereyan eden olaylar “medeniyetler çatışması” tezinin ateşini körükledi. Pek çok âlim, siyasetçi ve sıradan vatandaş Suriye iç savaşı, IŞİD’in peydahlanması, Brexit’in yarattığı kargaşa ve Avrupa Birliği’nde yaşanan istikrarsızlık gibi konuların hepsinin “Batı Medeniyeti”yle “İslam Medeniyeti” arasındaki çatışmadan kaynaklandığına inanıyor. Batı’nın Müslüman milletlere demokrasi ve insan hakları getir-me girişimleri şiddetli bir İslami tepkiye yol açtı ve Müslüman göçü dalgası beraberinde gerçekleşen İslami terör saldırıları sonucu Avrupalı seçmenler çokkültürlülük hayallerini rafa kaldırıp yabancı düşmanı yerel kimliklere meyletmeye başladı.
Sözkonusu teze göre insanlık ezelden beri birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan dünya görüşlerine sahip bireylerin oluşturduğu farklı medeniyetlere ayrılmıştı. Bu birbiriyle bağdaşmayan dünya görüşleri medeniyetlerarası çatışmayı kaçınılmaz kılıyordu. Nasıl ki tabiatta farklı türler doğal seçilimin acımasız yasaları doğrultusunda hayatta kalmaya çalışıyordu, medeniyetler de tarih boyunca defalarca çatışmış ve sadece en güçlü olanlar hayatta kaldığından olan biteni onlar aktarmıştı. Bu amansız hakikati göz ardı edenler, ister liberal siyasetçiler ister akılları beş karış havada mühendisler olsun, hatalarının ceremesini çekeceklerdi.’ “Medeniyetler çatışması” tezinin pek çok siyasi çıkarımı var. Tezin savunucuları “Batı”yla “Müslüman âlemi” birleştirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısızlığa mahkûm olduğunu ileri sürüyor. Müslüman ülkeler asla Batı’nın değerlerini benimsemeyecek, Batılı ülkeler de asla Müslüman azınlıkları özümsemeyi başaramayacak. Buna istinaden ABD, Suriye veya Irak’tan gelen göçmenleri kabul etmemeli ve Avrupa Birliği de çokkültürlü-lük yanılgısından kurtulup göğsünü gere gere Batı kimliğine bürünmelidir. Uzun vadede doğal seçilim sınavından sadece tek bir medeniyet geçecektirve Brüksel’deki bürokratlar Batı’yı İslam tehlikesinden korumayı reddediyorsa o vakit Birleşik Krallık, Danimarka ya da Fransa bu işin altından kendi başına kalkmalıdır.
Oldukça yaygın olsa da hatalı bir tezdir bu. Aşırı İslam ciddi bir tehlike arz ediyor olabilir ama tehdit ettiği “medeniyet”, Batı’ya özgü bir fenomen değil tüm dünya medeniyeti. IŞİD, İran’la ABD’yi ona karşı birlik olmaya boşuna itmedi. Ayrıca ortaçağdan kalma tüm fantezilerine rağmen, aşırı İslamcılar bile sırtlarını 7. yüzyıl Arabistan kültüründen ziyade çağdaş küresel kültüre dayıyor. Ortaçağ çiftçi ve tüccarlarının değil dışlanmış modern gençlerin korku ve umutlarına hitap ediyorlar. Pankaj Mishra ve Christopher de Bellaigue’un güçlü bir şekilde ortaya koyduğu üzere, radikal İslamcılar Hz. Muhammed kadar Marx ve Foucault’dan da etkilenmiş, Emevi ve Abbasi halifeleri kadar 19. yüzyıl Avrupalı anarşistlerinin de mirasını devralmışlardır. Dolayısıyla IŞİD’i dahi gökten inmiş esrarengiz bir ağacın meyvesi gibi değil de hepimizin paylaştığı küresel kültürden türemiş kötü bir tohum şeklinde düşünmek daha doğru olur.
Daha da önemlisi “medeniyetler çatışması” tezine dayanak olarak tarihle biyoloji arasında kurulan alegori yanlış. Küçük kabilelerden devasa medeniyetlere kadar her tür insan topluluğu hayvan türlerinden esas itibarıyla farklıdır ve tarihsel çatışmalar doğal seçilimden büyük farklılıklar gösterir. Hayvan türleri binlerce yıl sağlam kalan nesnel kimliklere sahiptir. Şempanze mi goril mi olduğunuz inançlarınıza göre değil genlerinize göre belirlenir ve farklı genler başka toplumsal davranışlar dayatır. Şempanzeler dişi erkek karışık gruplar halinde yaşar. İktidar için her iki cinsiyetten destekçilerin ittifakını sağlayarak yarışırlar. Buna karşın gorillerde tek bir baskın erkek, dişilerden oluşan bir harem kurar ve lider genellikle konumunu sarsma tehlikesi taşıyan diğer erkekleri kovar. Şempanzeler gorillere özgü toplumsal düzenlemeleri benimseyemez, goriller şempanzeler gibi örgütlenemez ve bildiğimiz kadarıyla şempanze ve gorillerin kendilerine özgü toplumsal sistemleri onyıllardır değil yüz binlerce yıldır süregelmiştir. İnsanlarda buna benzer bir şey göremeyiz. Evet, insan topluluklarının da kendilerine has toplumsal sistemleri var ama bunları belirleyen genler değil, ayrıca birkaç yüzyılı aşkın süre boyunca sağlam kalan birsistem de pek yok.
Örneğin 20. yüzyılda yaşayan Almanları ele alalım. Yüz yıldan kısa bir süre içinde Almanlar kendilerini altı farklı sistem içerisinde teşkilatlandırdı: Ho-henzollern Hanedanı, Weimar Cumhuriyeti, Üçüncü Reich, Alman Demokratik Cumhuriyeti (namıdiğer komünist Doğu Almanya), Almanya Federal Cumhuriyeti (namıdiğer Batı Almanya) ve son olarak yeniden birleşen demokratik Almanya. Elbette Almanlar Almanca konuşmayı, bira içip bratwurst yemeyi sürdürmüştür. Ama Almanları tüm diğer milletlerden ayıran kendilerine has ve II. Wilhelm’den Angela Merkel’e kadar değişmeden kalmış bir öz var mı? Ve böyle bir şey buldunuz diyelim, o şey bin ya da beş bin yıl önce de var mıydı?
Yürürlüğe girmeyen Avrupa Birliği Anayasası Önsözü, “Avrupa’nın ihlal edilemez ve şahısların elinden alınamaz insan hakları, demokrasi, eşitlik ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin oluşmasına temel sağlayan kültürel, dini ve insani mirasın” esas alındığını ifade ederek başlıyor.’ Bu söylem doğrultusunda Avrupa medeniyetini insan hakları, demokrasi, eşitlik ve özgürlük ilkelerinin belirlediği izlenimini edinebiliriz rahatlıkla. Antik Atina demokrasisiyle günümüz Avrupa Birliği arasında doğrudan bir bağlantı kurarak Avrupa’nın 2500 yıllık özgürlük ve demokrasi geleneğini öven pek çok söylev bulunur.
Durum filin kuyruğunu tutup fil denen hayvanı bir çeşit fırça sanan kör adamın hikâyesinden farksız. Avrupa’nın yüzlerce yıldır demokratik fikirler barındırdığı doğru ama bu fikirler hiçbir zaman bütünlüklü değildi. Atina demokrasisi tüm görkemine ve yarattığı etkiye karşın sadece iki yüz yıl hayatta kalabilmiş ve Balkanlar’ın ufak bir köşesinde isteksizce uygulanmış bir deneyden ibaretti. Avrupa medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ile Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, XIV. Louis ile Napolyon’u, Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi? Esasen Avrupa medeniyetini Avrupalıların ona yüklediği anlam belirliyor; nasıl ki Hıristiyanlığı Hıristiyanların Hıristiyanlığa yüklediği anlam, İslam’ı Müslümanların İslam’a yüklediği anlam, Yahudiliği Yahudilerin Yahudiliğe yüklediği anlam belirliyorsa. Ve bu medeniyete yüzyıllar içinde son derece farklı anlamlar yüklenmiş. İnsan topluluklarını süregiden herhangi bir şeyden ziyade uğradıkları değişimler tanımlar ama insanlar hikâye anlatma becerileri sayesinde kendilerine her koşulda kadim bir kimlik yaratmayı başarırlar. Ne tür devrimler yaşanırsa yaşansın insanlar genellikle eskiyle yeniyi aynı potada eritirler. Bireyler bile devrim niteliği taşıyan şahsi değişimlerini anlamlı ve güçlü bir hayat hikâyesi oluşturacak şekle sokabilir: “Bir zamanlar sosyalisttim ama sonra kapitalist oldum; Fransa’da doğdum ama şimdi ABD’ de yaşıyorum; evliydim ama boşandım; kansere yakalandım ama iyileştim.” Aynı şekilde Almanlar gibi bir topluluk da kendilerini geçirdikleri deneyimler üzerinden tanımlayabilir: “Bir zamanlar Naziydik ama dersimizi aldık ve artık barış yanlısı demokratlarız.” Önce 11. Wilhelm, sonra Hitler ve son olarak da Merkel dönemlerinde kendini gösteren nevi şahsına münhasır bir Alman niteliği aramaya gerek yok. Alman kimliğini belirleyen, bu kökten dönüşümlerin ta kendisi. 2018′ de Almanlık liberal ve demokrat değerleri savunurken Naziliğin ağır mirasıyla cebelleşmek demek. 2050’de ne anlama gelir kim bilir.
İnsanlar çoğunlukla, özellikle de konu temel siyasal ve dini değerler olunca, bu değişimleri görmezden gelir. Sahip olduğumuz değerlere yedi ceddimizden kalma kıymetli miraslarmış muamelesi yaparız. Ne var ki böyle yapabilmemizin yegâne sebebi ceddimizin ölüp gitmiş ve söz alamayacak olmasıdır. Örneğin Yahudilerin kadınlara karşı tutumunu ele alalım. Günümüzde aşırı Ortodoks Yahudiler kamusal alanda kadın imgesine yer verilmesine izin vermiyor. Aşırı Ortodoks Yahudilere yönelik reklamlarda sadece erkeklere ve erkek çocuklara yer veriliyor; kadınlar ve kız çocukları asla kullanılmıyor.
2011’de aşırı Ortodoks tandanslı Brooklyn gazetesi Di Tzeitung, Usame bin Ladin’in ikamet ettiği komplekse düzenlenen baskını izleyen ABD’li devlet görevlilerinin fotoğrafını, fotoğraftaki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da dahil, kadınları dijital yöntemle silerek yayınlayınca bir skandal patlak vermişti. Gazete daha sonra yaptığı açıklamada, Yahudi “tevazu kaideleri” gereği böyle yapmak zorunda kaldıklarını söylemişti. Benzer bir skandal Ha-Mevaser gazetesi Charlie Hebdo katliamının ardından düzenlenen gösteride çekilmiş bir fotoğraftan Angela Merkel ‘i, olur da Merkel ‘in resmi sadık okurlarının zihnine şehvet tohumları ekerse diye çıkarınca yaşanmıştı. Başka bir aşırı Ortodoks gazetenin yayıncıları da bu davranışı desteklemiş, “Arkamızda binlerce yıllık Yahudi geleneği var,” diye açıklamıştı.
Kadınların görülmesinin en ciddi şekilde yasaklandığı yer de sinagoglar. Ortodoks sinagoglarında kadınlar erkeklerden itinayla ayrı tutuluyor ve dua eden ya da Kutsal Kitap okuyan erkekler ezkaza kadın bedeni görmesin diye bir perdenin arkasında yer alan sınırlı bir alanda duruyorlar. Peki ama tüm bunlar binlerce yıllık Yahudi geleneğine dayanıyorsa, arkeologlar İsrail’deki Mişna ve Talmud dönemlerinden kalma antik sinagogları kazdı-ğında ortaya çıkan gerçekleri, cinsiyet ayrımına dair hiçbir kanıt bulunmamasından öte, kimi yarı çıplak denilebilecek kadınların resmedildiği güzide yer mozaiklerini ve duvar resimlerini ne yapacağız? Mişna ve Talmud’u kaleme alan hahamlar bu sinagoglarda dua edip çalışmış ama günümüz Ortodoks Yahudileri bunları günah, dine hakaret ve eski geleneklere saygısızlık olarak değerlendiriyor.
Eski geleneklerin bu minvalde çarpıtılmasına dair örneklere her dinde rastlanır. IŞİD, İslam’ın özgün ve saf haline dönmekle övünür ama aslında yepyeni bir İslam anlayışları var. Eski kutsal metinlerden alıntı yaptıkları doğru ama hangi metinleri kullanıp hangilerini göz ardı edecekleri ve alıntıladıkları kısımları nasıl yorumlayacakları hususunda ihtiyatlı davranıyorlar. Esasen kutsal metinleri işlerine geldiği gibi yorumlama tavırları da başlı başına çağdaş bir olgu. Bilindiği üzere, tefsir, eğitim görmüş ulema sınıfının, Kahire’deki El-Ezher gibi saygın kurumlarda İslam hukuku ve teolojisi çalışan âlimlerin tekelindeydi. IŞİD liderlerinin pek azı böyle bir eğitime sahip; ulema sınıfının en saygın mensupları, Ebu Bekir el-Bağdadi ve şürekâsını cahil ve azılı mücrimler olarak görüp kınıyorlar.
Bu durum IŞİD’i, kimilerinin iddia ettiği gibi “İslam dışı” ya da “İslam karşıtı” kılmıyor. Barack Obama gibi Hıristiyan liderlerin kalkıp Ebu Bekir el-Bağdadi gibi Müslümanlığı kimlik edinmiş kişilere Müslüman olmanın ne demek olduğunu anlatmaya cüret etmesi de son derece ironik.8 İslam’ın özüne dair hararetli tartışmaların hiçbir anlamı yok. İslam’ın belli bir DNA’sı yoktur. Müslümanlar ona ne anlam atfederse İslam da o anlama gelir.9
Almanlar ve goriller İnsan gruplarıyla hayvan türlerini birbirinden ayıran çok daha keskin bir fark var. Türler çoğu kez ayrılır ama asla birleşmez. Yedi milyon yıl kadar önce şempanze ve gorillerin ortak bir atası vardı. Bu tek ata türü zamanla kendi farklı evrimsel yollarını tutan iki popülasyona ayrıldı. Böyle bir sürecin bir kez gerçekleştikten sonra geri dönüşü yoktur. Farklı türlere ait canlılar çiftleştiğinde kendi aralarında üreyebilen yavrular doğuramadığından, türlerin kaynaşması mümkün değildir. Goriller şempanzelerle, zürafalar fillerle, köpekler kedilerle birleşemez.
Bunun aksine insan kabileleri zaman içinde gittikçe daha büyük gruplar meydana getirecek şekilde kaynaşma eğilimindedir. Çağdaş Almanlar kısa bir süre öncesine kadar birbirinden pek haz etmeyen Saksonlar, Prusyalılar, Svabyalılar ve Bavyeralıların birleşmesiyle oluşmuştur. Denildiğine göre, Otto von Bismarck (Darwin’in Türlerin Kökeni eserini okuduktan sonra) Avusturyalılarla insan arasındaki kayıp halkanın Bavyeralılar olduğunu ifade etmiştir.’0 Fransız halkı Franklar, Normanlar, Bretonlar, Gaskonlar ve Provanslıların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Kanalın diğer tarafında da İngiliz, İskoç, Galli ve İrlandalıların (isteseler de istemeseler de) kay-naştırılmasıyla Britanyalılar meydana gelmiştir. Çok geçmeden Almanlar, Fransızlar ve Britanyalılar da kaynaşıp Avrupalıları oluşturabilir.
Londra, Edinburgh ve Brüksel’de yaşayan insanların bugünlerde güçlü bir biçimde fark ettiği üzere birleşmeler her daim ebedi olmuyor. Brexit hem Birleşik Krallık hem de Avrupa Birliği’nin eşzamanlı olarak çözülmesini pekâlâ tetikleyebilir. Ancak uzun vadede tarihin ne yönde seyredeceği belli. On bin yıl önce insanlık sayısız münferit kabileye bölünmüş durumdaydı. Geçen her bin yıl bu parçalar daha büyük yığınlar meydana getirecek şekilde iç içe geçti ve birbiriyle bağlantısı bulunmayan medeniyetler giderek azaldı. Kalan birkaç medeniyet de tek bir dünya medeniyetine dönüşecek şekilde kaynaşıyor. Siyasi, etnik, kültürel ve ekonomik ayrımlar hâlâ var ama bunlar asli birliği bozmuyor. Hatta kimi ayrımları mümkün kılan da bu geniş ve kapsamlı ortak yapı. Mesela ekonomide, herkes aynı piyasaya iştirak etmezse işbölümü başarıyla sağlanamaz. Bir ülkenin otomobil veya petrol üretiminde uzmanlaşması ancak buğdayve pirinç üreten başka bir ülkeden gıda ürünü temin edebiliyorsa mümkündür.
İnsanların birleşme sürecinin iki belirgin biçimi var: farklı zümreler arasında bağlantı kurmak ve zümreler arasındaki faaliyetleri homojenleştirmek. Oldukça farklı davranmaya devam eden zümreler arasında bile bağlantılar kurulabilir. Hatta can düşmanı zümreler arasında bile bağlantı kurulabilir. İnsanlar arasındaki en kuvvetli kimi bağlar bizzat savaşla kurulur. Tarihçiler, küreselleşmenin 1913’te zirveye ulaştığını, ardından dünya savaşları ve Soğuk Savaş sırasında uzunca bir süre düşüşe geçip ancak 1989’dan sonra yeniden yükselmeye başladığını iddia ederler çoğunlukla. ” Bu tespit ekonomik küreselleşme açısından doğru kabul edilebilir ama fark içermekle beraber aynı derecede önem taşıyan askeri küreselleşmeyi göz ardı eder. Fikirlerin, teknolojilerin ve insanların dört bir yana yayılma hızı ticaretten çok savaşla artar. 1918’de ABD’nin Avrupa’yla bağı 1913’e nazaran daha güçlüydü ve iki dünya savaşı arasındaki dönemde uzaklaşan tarafların kaderi 11. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’la ayrılmaz bir şekilde iç içe geçti.
Ayrıca savaş insanların birbirine ilgisini körükler. ABD’nin Rusya’ya duyduğu ilgi Soğuk Savaş döneminde doruğa ulaşmış, Moskova koridorlarında biri öksürse Washington merdivenlerinde bir koşuşturma başlar olmuştu. İnsanların düşmanlarına duyduğu alaka ticaret ortaklarına duyduklarını katbekat aşar. Vietnam hakkında çekilmiş filmlerin sayısı, Tayvan hakkındaki filmlerin sayısını en az elliye katlar.
Ortaçağ olimpiyatları 21. yüzyılın başında dünya farklı zümreler arasında bağlar kurulmasının çok ötesine geçti. Dünyanın farklı yerlerindeki insanlar birbiriyle iletişim kurmakla kalmayıp giderek daha çok benzer inanç ve davranış biçimlerini benimsemeye başladılar. Bin yıl önce gezegenimiz düzinelerce farklı siyasi modele elverişli topraklara sahipti. Avrupa’da bağımsız şehir devletleri ve ufak çaplı teokrasilerle çekişen feodal beyliklerle karşılaşabilirdiniz. İslam dünyasında evrensel hâkimiyet iddiası taşıyan bir halife bulunsa da krallıklar, sultanlıklar ve emirlikler de mevcuttu. Çin imparatorları kendilerini tek meşru siyasi merci olarak görüyor, kabilelerin oluşturduğu birlikler Çin’in kuzeyiyle batısında birbiriyle çatışıp duruyordu. Hindistan ve Güneydoğu Asya’da rejim çeşitliliği hüküm sürerken Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’daki adalar boyunca hem küçük avcı toplayıcı gruplar hem de genişleyen imparatorluklar yer alıyordu. Bırakın uluslararası yasaları, komşu insan gruplarının bile ortak diplomatik prosedürler üzerinde anlaşamamasına şaşırmamak gerek. Her toplumun kendi siyasi paradigması bulunuyordu ve yabancı siyasi kavramları anlayıp bunlara saygı göstermeleri zordu.
Aksine günümüzde her yerde kabul edilen tek bir siyasi paradigma var. Gezegenimiz iki yüz bağımsız devlete bölünmüş durumda ve bu devletler aynı diplomatik protokoller ve ortak uluslararası hukuk konusunda genellikle uzlaşıyor. İsveç, Nijerya, Tayland, Brezilya; hepsi atlaslarımızda aynı tip renkli şekiller halinde gösteriliyor; hepsi Birleşmiş Milletler üyesi; pek çok farklılık barındırsalar da hepsi aynı hak ve ayrıcalıklara sahip egemen devletler olarak tanınıyor. Aslında hepsi temsil organları, siyasi partiler, genel oy hakkı ve insan haklarına en azından simgesel bir inancı da içine alan pek çok ortak siyasi anlayış ve uygulamaya sahipler. Londra’da ve Paris’te bulunduğu gibi Tahran’da, Moskova’da, Cape Town’da ve Yeni Delhi’de de bir meclis bulunuyor. İsraillilerle Filistinliler, Ruslarla Ukraynalılar, Türklerle Kürtler küresel kamuoyunun kendi taraflarını tutması için yarışırken hep aynı söylemi; insan hakları, bağımsız devlet ve uluslararası hukuktan dem vuran söylemi kullanıyorlar. Dünya belki “başarısız devletler” silsilesinden payını almıştıramabildiği tek bir başarılı devlet paradigması vardır. Dolayısıyla küresel siyaset Anna Karenina prensibine göre işliyor: başarılı devletlerin hepsi aynı ama tüm başarısız devletler baskın siyasi formülün şu veya bu içeriğini eksik bıraktıkları için kendilerine has bir biçimde başarısız oluyor. Kısa bir süre önce IŞİD bu formülü toptan reddedip tamamıyla bambaşka, evrensel halifeliği esas alan bir siyasi varlık göstermek istemesiyle dikkat çekti. Fakat tam da bu sebeple başarısız oldu. Pek çok gerilla hareketi ve terör örgütü yeni ülkeler kurmayı ya da var olanları ele geçirmeyi başardı. Ama bunu yapabilmelerinin sebebi küresel siyasi düzenin temel ilkelerini kabul etmeleriydi. Taliban bile uluslararası arenada bağımsız Afganistan’ın meşru hükümeti olarak tanınmanın peşine düştü. Şimdiye kadar küresel siyasetin ilkelerini reddeden hiçbir grubun kayda değer bir bölgede kalıcı kontrol sağlayabildiği görülmedi.
Belki de küresel siyasi paradigmanın gücünü ortaya koymanın en iyi yolu savaş ve diplomasi gibi ağır siyasi sorulardan bahsetmektense, 2016 Rio Olimpiyatları gibi bir konuya değinmek. Olimpiyatların nasıl organize edildiğini düşünün. 11 bin sporcu din, sınıf ya da dil gözetilmeden, milliyetleri esas alınarak delegasyonlara ayrılıyor. Budist delegasyonu, proletarya delegasyonu ya da İngilizce konuşanlar delegasyonu diye bir şey yok. Birkaç örnek dışında (özellikle de Tayvan ve Filistin), sporcuların milliyetini belir-lemek gayet basit. 5 Ağustos 2016’da düzenlenen açılış töreninde sporcular gruplar halinde geçerek milli bayraklarını salladı. Michael Phelps ne zaman yeni bir altın madalya kazansa Amerikan milli marşı eşliğinde Amerikan bayrağı çekildi göndere. Emilie Andeol judo dalında altın madalya kazanınca “Marseillaise” çalınıp Fransa’nın üç renkli bayrağı dalgalandırıldı.
Duruma uygun şekilde dünyadaki her ülkenin aynı evrensel model çerçevesinde bir milli marşı var. Neredeyse tüm milli marşlar orkestra eşliğinde söylenebilecek birkaç dakikalık kompozisyonlar, yani yalnızca dini göreve veraset yoluyla gelmiş belli bir zümrenin okuyabildiği yirmi dakikalık ilahiler sözkonusu değil. Suudi Arabistan, Pakistan ve Kongo gibi ülkeler bile milli marşları için Batılı müzik standartlarını benimsemiş. Çoğu marş Beethoven’ın kılını kıpırdatmadan besteleyebileceği nitelikte. (Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde tüm geceyi YouTube’dan çeşitli milli marşlar çalıp hangisinin hangi ülkenin marşı olduğunu tahmin etmeye çalışarak geçirebilirsiniz.) Marşların sözleri bile dünya genelinde neredeyse aynı; aynı ortak siyasi görüşleri ve topluluğa bağlılık anlayışını yansıtıyorlar. Örneğin sizce aşağıdaki milli marş hangi ülkeye ait olabilir? (Yalnız ülkenin adını genel bir ifade olsun diye “ülkem” şeklinde değiştirdim):
Ülkem, vatanım, Toprağına kanımı akıttığım, Başında bekliyorum, Bekçisiyim vatanımın. Ülkem, milletim, Halkım ve vatanım, Birlikte haykıralım “Birlik ol vatanım!” Yaşasın toprağım, devletim, Milletim, vatanım, hep bir bütün kalsın. Ruhu dirilsin, canlansın bedeni, Büyük ülkem için bunların hepsi! Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sevdiğim evim ve ülkem. Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sen çok yaşa büyük ülkem!
Cevap Endonezya. Peki Polonya, Nijerya ya da Brezilya desem şaşırır mıydınız? Milli bayraklara da aynı sıkıcı temayüller hâkim. Tek bir istisna var. Tüm bayraklar bir dikdörtgen kumaş üzerine işlenmiş son derece sınırlı sayıda renk ve geometrik şekilden ibaret. Bir tek Nepal farklı. Nepal bayrağı iki üçgen şeklinde (ama Olimpiyatlarda hiç madalya almadılar). Endonezya bayrağı beyaz üstünde kırmızı şerit. Polonya bayrağı kırmızı üstünde beyaz şerit. Monako bayrağı Endonezya bayrağıyla aynı. Renk körü birinin Belçika, Çad, Fildişi Sahili, Fransa, Gine, İrlanda, İtalya, Mali ve Romanya bayraklarını birbirinden ayırması mümkün değil; hepsinde değişik renklerde yan yana üç şerit var.
Bu ülkelerin bazıları birbirleriyle kıyasıya savaşmış ama 20. yüzyılın çalkantıları esnasında Olimpiyat Oyunları savaş yüzünden sadece üç defa iptal edilmiş (1916, 1940 ve 1944’te). 1980’de ABD bazı yandaşlarıyla beraber Moskova Olimpiyatları’nı boykot etmiş. 1984’te Sovyet bloğu Los Angeles’ta düzenlenen olimpiyatları boykot etmiş. Ve çeşitli seneler Olimpiyat Oyunları siyasi çalkantıların göbeğinde cereyan etmiş (bunların en önemlileri Nazi döneminde Berlin’de düzenlenen 1936 Olimpiyatları ve 1972 Münih Olimpiyatları’nda Filistinli teröristlerin İsrail takımını katletmesi). Fakat genele bakarsak siyasi anlaşmazlıklar Olimpiyat projesini yoldan çıkaramamış.
Şimdi bin sene öncesine gidelim. Diyelim 1016 yılında ortaçağ olimpiyatlarını Rio’da düzenlemek istiyorsunuz. O vakitler Rio’nun Tupi halkının yaşadığı küçük bir köy olduğunu12 ve Asya, Afrika ve Avrupa yerlilerinin Amerika Kıtası’ndan haberi bile olmadığını bir anlığına unutun. Dünyanın en iyi sporcularını uçak yokken nasıl Rio’ya getireceğinize dair lojistik sorunları kafanızdan çıkarın. Dünya çapında herkesin yaptığı pek az ortak spor dalı bulunduğunu ve herkes koşsa bile koşu yarışı kaideleri konusunda herkesin anlaşamayacağını da unutun. Sadece yarışacak delegasyonları neye göre gruplayacağınızı düşünün. Günümüzün Olimpiyat Komitesi Tayvan ve Filistin sorunu üzerine saatlerce kafa patlatıyor. Ortaçağ olimpiyatlarının siyasi sorunları üzerine kaç saat harcamanız gerekeceğini bulmak için bu süreyi on binle çarpın.
Öncelikle 1016’da Çin’deki Song İmparatorluğu dünyadaki başka hiçbir siyasi oluşumu kendi dengi görmüyordu. Dolayısıyla kendi Olimpiyat dele-gasyonuyla Kore’nin Koryo Krallığı ya da Vietnam’daki Dai Viet Krallığı, hele hele deniz aşırı yerlerdeki ilkel barbarların delegasyonlarıyla aynı kefeye konulmasını akla hayale sığmayacak bir aşağılanma olarak algılardı.
Bağdat’taki halife kendini evrensel hegemonyaya sahip görüyor ve çoğu Sünni Müslüman tarafından dini lider statüsünde tutuluyordu. Ancak pratikte halifenin Bağdat yönetiminde pek bir sözü yoktu. O halde tüm Sünni sporcular tek bir halife delegasyonu altında mı toplanacak yoksa Sünni dünyasına hükmeden sayısız emirlik ve sultanlıklara göre mi ayrılacaklar? Ama iş neden emirlikler ve sultanlıklarla sınırlı kalsın? Arabistan çöllerinde Allah’tan başka hükümdar tanımayan bir dolu özgür bedevi kabile yaşıyor. Bunların her birinin okçuluk ya da deve yarışı dallarında müsabaka edecek bağımsız takımlar göndermesine izin verilecek mi? Avrupa da aynı ölçüde baş ağrısına sebep verecek nitelikte. Norman kasabası Ivry’den çıkan bir sporcu Ivry Kontu’nun mu yoksagüçsüz Fransa Kralı’nın mı sancağı altında yarışacak?
Bu siyasi oluşumların pek çoğu yıllar içinde belirip kaybolmuş. Siz 1016 Olimpiyatları’na hazırlık yaparken hangi delegasyonların zuhur edeceğini önceden bilmeniz mümkün değil çünkü kimse bir sonraki sene hangi siyasi oluşumların varlık göstermeyi sürdüreceğini bilmiyor. İngiltere Krallığı 1016 Olimpiyatları’na katılmış olsa sporcular madalyalarını alıp eve dönünce Londra’nın Danimarkalılar tarafından işgal edildiğini ve İngiltere’nin Danimarka, Norveç ve İsveç’le birlikte Kral Büyük Knud’un Kuzey Denizi İmparatorluğu’na dahil edildiğini görürlerdi. Yirmi yıl sonra bu imparatorluk dağıldı ama ondan otuz sene sonra İngiltere yeniden, bu defa Normandi-ya Dükü tarafından işgal edildi.
Bu gelipgeçici siyasi oluşumların pek çoğunun ne çalacak bir milli marşı ne de göndere çekecek bir bayrağı bulunmadığını söylemeye gerek bile yok. Tabii ki siyasi semboller önemliydi ama Avrupa siyasetinin sembolik diliyle Endonezya, Çin ya da Tupi siyasetlerinin sembolik dilleri birbirinden son derece farklıydı. Zafer göstergesi teşkil edecek ortak bir protokol üzerinde anlaşmak neredeyse imkânsız olurdu.
O yüzden 2020 Tokyo Olimpiyatları’nı izlerken milletler arasındaki bu sözde çekişmenin aslında muazzam bir küresel uzlaşmayı temsil ettiğini unutmayın. Kendi ülkelerinin temsilcileri altın madalya kazanıp bayrakları göndere çekilince herkesi milli gurur duygusu kaplıyor ama esasen insanlığın böyle bir etkinlik düzenleyebilmesi çok daha büyük bir gurur kaynağı.
Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl İçin 21 Ders
https://www.cafrande.org/dunyada-sadece-tek-bir-medeniyet-var-yuval-noah-harari/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.17 21:52 karanotlar 19 Mayıs 1919: Kanlı bir tarihin başlangıcı

TAMER ÇİLİNGİR
19 Mayıs 1919'da Samsun'a yanaşan Bandırma gemisinden inen subaylar bir kurtuluş savaşını başlatmak için oradaydılar. Ama bu kurtuluş savaşı emperyalizme karşı bir kurtuluş savaşı değil, başta Pontos olmak üzere Osmanlı'dan geriye kalan topraklardaki Rumlardan kurtuluş savaşıydı.
19 Mayıs 1919'da Samsun'a yanaşan Bandırma gemisinden inen subaylar bir kurtuluş savaşını başlatmak için oradaydılar. Ama bu kurtuluş savaşı emperyalizme karşı bir kurtuluş savaşı değil, başta Pontos olmak üzere Osmanlı'dan geriye kalan topraklardaki Rumlardan kurtuluş savaşıydı. Alman efendilerle birlikte girilen 1. Paylaşım Savaşı hüsranla sonuçlanmış, yenilmişlerdi.
Ama buna rağmen savaş bahane edilerek Osmanlı coğrafyasındaki Ermeni ve Süryanilerin büyük bir kısmı katledilmiş ve sürgün edilmişti. Bu arada Rumlar da Küçük Asya ve Trakya'da sürgünlere tabi tutulmuşlardı. 1916'da ise Pontos'ta yine savaş bahane edilerek iç bölgelere sürgünler organize edilmişti. Ancak Ermeni ve Süryanilere yönelik sürgün ve katliamlarla soykırım süreci hemen hemen tamamlanırken Rumlar hala sorun olarak önlerindeydi.
Pontos'ta Rumlar direniyordu. Rum köylerine yönelik çete saldırıları karşısında bir yandan Metropolitler halkı korumak ve katliamların önüne geçmek için çağrılar ve görüşmeler yapıyorken, halk dağlara sığınmak zorunda kalıyor, partizan örgütlenmeleri kuruyordu.
Bandırma gemisinden inen subaylar ilk iş olarak Pontos'taki çete reisleri ile görüşürler. Amaç bu coğrafyada Rumlardan geriye tek bir iz bile bırakmamaktı. 19. yüzyılın son çeyreğinden o güne kadar Jön Türklerin öncülüğünde şekillenen Hristiyan halklardan kurtulma planı artık son aşamasına gelmişti.
1.PAYLAŞIM SAVAŞI'NIN GALİPLERİ AÇISINDAN DURUM İngiltere, Fransa ve İtalya açısından savaşın galibi olmalarına rağmen durum pek de iç açıcı değildi. Her şeyden önce bu üç ülkede de yönetim krizi vardı ve halk savaşın ortaya çıkardığı kayıp ve yıkımlardan hoşnut değildi. Bir kapitalist pazar paylaşımı olan bu savaş esnasında dünyanın altıda birinin bu pazar dışına çıkacağı bir gelişme yaşanmıştı. 1917'de Rusya'da bir sosyalist devrim gerçekleşmişti. Rusya 1917'de hem savaş dışında kalmış hem de savaş sonrasında emperyalist kapitalist cephenin karşısında yeni bir karşı cephe ortaya çıkmıştı.
İşte bu durum savaşın galipleri açısından Osmanlı'dan geriye kalan topraklara ilişkin yeni bir bakış açısına ihtiyacı doğurmuştu.
Sevr'deki düşünceler adım adım değişecek ve Jön Türklerin geride kalan son Hristiyan halkına; Rumlara yönelik imha ve sürgün politikalarının önü açılacak ve başarılı olup olmamalarına bakarak yeni sürecin şekillenmesi belirlenecekti.
Bu arada savaşın galibi İngilizlerin İstanbul'da, İtalyanların Antalya ve çevresinde, Fransızların ise Antep ve Maraş'ta askerlerinin varlığı sembolik olmanın ötesinde değildi. İngilizlerin, Osmanlı mahkemelerince Ermeni ve Süryanilere yönelik sürgün ve katliamlardan sorumlu bulunup cezalandırılan İttihat ve Terakkici kadrolarına yönelik tutuklamalar ve Fransızlar ile küçük çatışmaların ötesine geçmeyen olaylar dışında 1.Dünya Savaşı'nın galibi devletlerle Türk güçleri arasında bir savaş yaşanmaz. 100 yıl boyunca propagandası yapılan yedi düvele karşı kurtuluş savaşı da koca bir yalandı.
Kurtuluş Savaşı diye anlatılan hikâyenin aslı Yunan ordusu ile yaşanan iki cephe savaşı dışında bütün Pontos'u kana boyayacak olan Pontoslu Rumlara yönelik gerçekleştiren sürgün ve katliamlardı.
YUNAN ORDUSUNUN İZMİR'E ÇIKIŞI 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan Ordusu İzmir'deydi. Yunanistan'ın amacı Rumlara yönelik gerçekleştirilen katliamları önlemek miydi?
30 Mart'ta imzalanan Mondros Mütarekesi'ne göre Osmanlı'nın savaşın mağlubu olarak uyması gereken kurallardan birisi silah bırakmak ve teslim olmak iken durum böyle değildi. Özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa varlığını sürdürmekte ve çeteleri aracılığıyla Rumlara yönelik katliamlara devam etmekteydi. İzmir ve çevresinde Türk çeteler tarafından Rumlara yönelik katliamlar gerekçe gösterilerek itilaf devletlerinin de onayı ile Yunan ordusu İzmir'e çıkarma yaptı. Hiçbir direnişle karşılaşmadan Afyon'a kadar ilerledi.
Bu arada diğer itilaf devletleri gibi Yunanistan'da da siyasi bir kriz yaşanıyordu. Bir yanda Alman yanlısı Kral ile siyasi çekişme içinde olan Venizelos, savaşın Almanlar aleyhine sonuçlanmasını da fırsat bilip Küçük Asya macerası ile bu çekişmenin de galibi olacağını umuyordu.
Öte yandan Pontos'ta yaşananlara dair metropolitlerin ve bazı siyasi liderlerin Paris Barış Konferansı'na yolladıkları bildiriler ciddiye alınmıyordu. Bu konuda Venizelos da aynı tutum içindeydi, Pontos onun başını ağrıtacak bir sorundu. İttifak güçlerinden ve Yunanistan'dan yardım bekleyen Pontos'un metropolitleri ve umutlandırdıkları halk büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaktı.
İtilaf devletlerinin Yunan ordusunun Küçük Asya'daki varlığına manevi (maddi değil) desteği 1921 yılından itibaren sona erdi.
ANKARA MECLİSİ VE MERKEZ ORDUSU'NUN KURULMASI 23 Nisan 1920'de Ankara'da BMM açılışı yapıldı. Jön Türk hareketi elbise değiştiriyordu.
Yeni çıkarılacak yasalarla kendileri dışındaki tüm örgütlenmeleri yasaklayacak 1908'den beri yapmayı planladıkları her şeyi adım adım hayata geçirmeye başlayacaklardı. Önlerindeki en önemli sorun ise Rumlardı. O yıllarda hem Kazım Karabekir hem de İnönü'nün de dile getirdiği gibi tehlike İngilizler değil, içerideki ‘hainlerdi'. Hatta Mustafa Kemal Pontoslu Rumları Yunan ordusundan daha tehlikeli gördüğünü "…dâhilî isyanları bastırmak, Yunan taarruzunu tevkif etmekten elbette daha mühimdir" sözleriyle ifade edecekti.
Yüz yıldır tarih kitaplarında İngilizlerin İstanbul'u, İtalyanların Antalya ve çevresini, Fransızların Antep ve Maraş çevresini işgal ettiği ve Yunan ordusunun Afyon'a kadar ilerlediği ve yedi düvele karşı nasıl bir direniş yaşandığını anlatılır.
Aralık 1920 yılında BMM tarafından ilk düzenli ordu olan Merkez Ordusu kurulur. Ama bu ordunun çalışma alanı işgal altında olduğu söylenen yerler değil, Pontos ve Sivas'tır.
Bu arada Sovyetler Birliği'nin tutuma da çok önemlidir. Sovyetler Birliği, Mustafa Kemal'i antiemperyalist olarak değerlendirir. Lozan'a kadar uzanacak olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulması sürecinde en önemli desteği Sovyetler Birliği verir.
Sovyet yetkililerin katil Topal Osman'a yazdığı telgraflardan anlaşıldığına göre silah, cephane ve lojistik yardımlar ile Sovyetler Birliği soykırımcıların Pontos'taki faaliyetlerini kolaylaştırmıştır.
Evet, 1914 yılından 1923 yılına kadar Pontos'ta 353 bin Pontoslu Rum katledilmiştir.
19 Mayıs 1919'dan itibaren ise süreç soykırıma evrilmiş adeta geride Rumlardan iz bırakılmamaya çalışılmıştır.
1920'de Milli Eğitim Bakanlığı, 1921'de ise Sağlık ve Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Rıza Nur ile Topal Osman arasında geçen bir diyalogda, Rıza Nur Topal Osman'a sorar, "Bütün binaları yıktınız mı?" diye. Topal Osman ise "Sağlam olanları kendimize ayırdık" der. Rıza Nur ise "Hayır hayır hepsini yıkın, geride iz bile kalmasın" der. İşte bu soykırımın itirafıdır. Amaçları geride Rumlardan iz bırakmamaktır.
Bütün bunlar dünyanın gözü önünde gerçekleşmiştir. Dönemin konjonktürel şartlarına göre her ülke, her örgüt kendi çıkarı gereği olan bitene sessiz kalmış ya da Kemalistleri desteklemiştir.
Yüz yıllık cumhuriyet tarihi baskı, zulüm ve katliamlar tarihidir. Cumhuriyet açısından bakıldığında da bu kanlı tarihin başlangıcı 19 Mayıs'tır. 19 Mayıs sadece Rumlar açısından soykırımı ifade etmiyor, aynı zamanda yüz yıl boyunca zulüm ve katliamlara uğramış her türlü antidemokratik uygulamaya ve asimilasyona maruz bırakılmış Aleviler, Kürtler, Lazlar, sömürülmüş, yoksullaştırılmış kendisine "Türküm" diyenler de dâhil olmak üzere tüm emekçiler ve tabi ki yüz yıl boyunca modern, batılı, Müslümanlıktan asla ödün vermeyen erkek egemen cumhuriyet sisteminin kadınlara reva gördüğü uygulamalarıyla kadınlar açısından da kara bir günü ifade ediyor.
Yüz yıl önce yaşananları anlamazsak, olanlarla yüzleşmezsek, bu böyle devam edecek.
http://etha15.com/haberdetay/16-mayis-1919-kanli-bir-tarihin-baslangici-118616
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.04.20 13:26 TheoricEngineer TİNDER,Hani Türk kızları siz bizi hak etmiyorsunuz, Biz egolu değiliz, tipe ve paraya önem vermeyiz diye alayı yalan aq.

TİNDE Ara ara kullanırım, Türkiye’de 4 yılda alamadığım like oranını konumu yurt dışı yapınca, 3 saat içinde aldım. Amerika, Filipinler, Kore, Macaristan, Rusya ve daha niceleri amk.
Bizim kızların ne kadar egoist, maddiyat düşkünü ve içinin boş olduğunu biliyordum, Tinder bardağı taşıran son damla oldu. Karı evlenecek adam arıyor. Biosuna dua yazmış aq.
Her şeyi geçin, bu ülkede kadınlar cenneti yaşıyor. Hiç bir ülkede bu kadar içi boş dişilere kıymet verilmez.
Evlenmek zaten erkeğe vurulan pranga amk. Her şeyi erkek halledecek. Neyse..
Bırak eşleşmeyi geçtim. Çok mütevazi sohbetler ettik. Türkiye’de, eşleşsen bile hanfendiler sırf ilgi kaşarlığı için cevap bile vermiyor.
45 yaşında teyzeler bile 185 boy Burak Özçivit bekliyor. Birisi biosuna yazmış, 65 yaşında bir beyefendi arıyorum diye. :) Ama şartı var evi barkı olacak. Buna, bizim iş yerindeki Rus kadınlar bile anlam veremedi amk.
Gelinlik fotoğrafları ile üye olandan tutunda, İnstagram adresini verip reklam yapanlar gırla amk. Adrese giriyorum kaşarın daha geçen hafta yaptığı sevgilisi ile fotoğrafları var. Bu nasıl bir ilgi kaşarlığı? Buradan 2 kişi ile buluştum. 155 boyu ile, 183 bana kısa diyen mi dersin. Altımdaki 2017 passatı beğenmeyen mi dersin. Bu kızlar pijama ile gelip, cebinde kuruş olmayanlar amk. ( Araba pederin )
Sahile gidicez, kaşar bikini almayı unutuyor. ( Nasıl olsa enayi alır )Yemek yiyorsun hesap gelmeden tuvalete kaçıyor. Yabancılara göre ekstra olarak, aşırı beleşçikik var bizim kızlarda aq. 18 yaş altı olan kızlara zaten diyecek söz yok. Bu arada tipsiz değilim. Ağzımda iyi laf yapar. Bizim kızların sorunu ne beyler? Yurt dışından gelen yabancı arkadaşlar bile anlam veremiyor mk.
Bu durum beni çok üzüyor. Hani her şey kalitesiz bu mk ülkesinde bari insan ilişkileri düzgün olsaydı aq. Yazım hataları varsa affedin.
submitted by TheoricEngineer to kopyamakarna [link] [comments]


2020.04.20 10:14 LegacyOfDepression TİNDER,Hani Türk kızları siz bizi hak etmiyorsunuz, Biz egolu değiliz, tipe ve paraya önem vermeyiz diye alayı yalan aq.

TİNDE Ara ara kullanırım, Türkiye’de 4 yılda alamadığım like oranını konumu yurt dışı yapınca, 3 saat içinde aldım. Amerika, Filipinler, Kore, Macaristan, Rusya ve daha niceleri amk.
Bizim kızların ne kadar egoist, maddiyat düşkünü ve içinin boş olduğunu biliyordum, Tinder bardağı taşıran son damla oldu. Karı evlenecek adam arıyor. Biosuna dua yazmış aq.
Her şeyi geçin, bu ülkede kadınlar cenneti yaşıyor. Hiç bir ülkede bu kadar içi boş dişilere kıymet verilmez.
Evlenmek zaten erkeğe vurulan pranga amk. Her şeyi erkek halledecek. Neyse..
Bırak eşleşmeyi geçtim. Çok mütevazi sohbetler ettik. Türkiye’de, eşleşsen bile hanfendiler sırf ilgi kaşarlığı için cevap bile vermiyor.
45 yaşında teyzeler bile 185 boy Burak Özçivit bekliyor. Birisi biosuna yazmış, 65 yaşında bir beyefendi arıyorum diye. :) Ama şartı var evi barkı olacak. Buna, bizim iş yerindeki Rus kadınlar bile anlam veremedi amk.
Gelinlik fotoğrafları ile üye olandan tutunda, İnstagram adresini verip reklam yapanlar gırla amk. Adrese giriyorum kaşarın daha geçen hafta yaptığı sevgilisi ile fotoğrafları var. Bu nasıl bir ilgi kaşarlığı? Buradan 2 kişi ile buluştum. 155 boyu ile, 183 bana kısa diyen mi dersin. Altımdaki 2017 passatı beğenmeyen mi dersin. Bu kızlar pijama ile gelip, cebinde kuruş olmayanlar amk. ( Araba pederin )
Sahile gidicez, kaşar bikini almayı unutuyor. ( Nasıl olsa enayi alır )Yemek yiyorsun hesap gelmeden tuvalete kaçıyor. Yabancılara göre ekstra olarak, aşırı beleşçikik var bizim kızlarda aq. 18 yaş altı olan kızlara zaten diyecek söz yok. Bu arada tipsiz değilim. Ağzımda iyi laf yapar. Bizim kızların sorunu ne beyler? Yurt dışından gelen yabancı arkadaşlar bile anlam veremiyor mk.
Bu durum beni çok üzüyor. Hani her şey kalitesiz bu mk ülkesinde bari insan ilişkileri düzgün olsaydı aq. Yazım hataları varsa affedin.
submitted by LegacyOfDepression to KGBTR [link] [comments]


2020.04.07 22:03 karanotlar Türkiye Sol Hareketinin Soykırımlara Bakışı

Soykırım ya da jenosit kavramı 1944’te Polonya Yahudi’si bir hukukçu olan Raphael Lemkin tarafından Yunanca “ırk”, “soy” anlamına gelen “génos” ile Fransızcaya Latince “katletmek” anlamına gelen "cidium" kökünden geçmiş "cide" sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Lemkin “Jenosit konusuna nasıl geldiniz?” sorusuna cevaben “Jenosit ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi, ardından da Hitler harekete geçti” diye cevap verir. 1944’te Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Lemkin’in en önemli çalışması olan, “İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Devletleri’nin Yönetimi” adlı eserinde 2. Paylaşım Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilmiş ülkelerdeki Alman yönetiminin soykırım terimi eşliğinde geniş bir hukuki analizini içeriyordu.
Lemkin’in “uluslararası yasaların ihlali olarak soykırım” fikri uluslararası kamuoyu tarafından yaygınlıkla kabul edildi ve Nürnberg Mahkemeleri’nin hukuki temelini oluşturdu. 1943’te Lemkin soykırımı şu şekilde tanımlıyordu:
“Genel anlamda konuşursak, soykırımı, milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dâhil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir.”
Soykırım tanımının 2. Paylaşım Savaşı sonrası ortaya çıktığını ve UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi), BM Güvenlik Konseyi gibi kuruluşlarca kabul gördüğünü, çeşitli sözleşmeler ve mahkemeler, mekanizmalar oluşturulduğunu görüyoruz. Bu konuda öyle ya da böyle bir hukuk oluştuğu da anlaşılıyor. Ancak tüm bu sözleşmelerde sık sık geçen uluslar arası toplumun ya da devletlerin çıkarları vurgusundaki toplum ve devlet işin püf noktasını oluşturuyor. Toplum ya da uluslararası toplum sözcükleri ilk bakışta geniş kitleleri ifade ediyor gibi gözükmesine rağmen -ki bu dahi muğlâk bir ifadedir- anlamı hiç de böyle değildir. “Uluslararası toplum”, ilk kez İkinci Dünya Savaşı sonrasında Herbert Butterfield, Martin Wight ve Hedley Bull’un kurucuları olarak kabul edildiği, ‘İngiliz Okulu’nun ortaya attığı bir kavramdır. Özetle uluslararası toplum, ortak kültür, çıkarlar, normlar, kurumlar ve hukuk vasıtasıyla devletlerarası işbirliğini ifade eder. Dolayısıyla bu kavramda geçen toplumun içinde emekçi kitleler, ezilen uluslar, kadınlar yoktur. Uluslararası toplum tam tersine bu kesimleri sömüren, baskı altına alan, yok sayan ulusal ve uluslararası tekelleri ifade eder.
Dünyadaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin bize gösterdiği şudur ki, uluslararası tekellerin çıkarları dünya hukukun temelidir. Ve bu temel aynı zamanda Birleşmiş Milletler gibi bir örgütün de kuruluş gerekçesidir. Uluslararası tekellerin çıkarını zedeleyebilecek bir yargılama olamayacak ise bütün bu yazılan çizilen şaşalı, akademik, hukuki sözler hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Üstelik tüm bu tanımlar, sözleşmeler, mahkemeler geçmişle değil, gelecekle ilgilidir. Bizim konumuz ise geçmişle; yüzyıl öncesi ile ilgilidir.
Resmi tarih
Peki, yüz yıl önce yaşanmış olayların, katliamların, soykırımların tartışılması bugün bize ne kazandıracaktır?
Geçmişte yaşanmış haksızlıklar ve adaletsizlikler eğer ortadan kaldırılmamış, cezalandırılmamış ise bugün yaşanan haksızlık ve adaletsizliklerin de sebebidir. Bu nedenle geçmişte yaşanmış katliamların, soykırımların tartışılması önemlidir.
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünyada pek eşi benzeri olmayan bir kuruluş sürecine ve sonrasında yeniden yazılmış bir resmi tarihe sahiptir. Resmi tarih anlatımı yalanlar üzerine kurgulanmış bir tarih anlatımıdır. 1928 yılında alfabenin değiştirilmesi ile birlikte ileriki yıllarda eski belgelerin okunabilmesi doğal olarak sadece uzmanlığı olan kişilerle sınırlıdır. Böylelikle yalanların deşifre edilebilmesi de zorlaşmıştır.
  1. yüzyılın başında, ezilen ulusların kanlarını döküp, canlarını ve mallarını alarak kurulan, sınırları da kendisi de meşru olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin, toplumun tüm kesimlerine on yıllardır anlattığı resmî tarih baştan aşağıya yalandır.
Resmi tarihin yalanlarıyla adeta yok sayılan Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ve onlara yönelik soykırım büyük bir ‘ustalıkla’ yüzyıl boyunca gizlenmiştir. Aynı durum Kürtler için de geçerlidir. On yıl öncesine kadar Kürtlerin varlığını inkâr eden Türkiye Cumhuriyeti devleti Kürtlerin on yıllardır yürüttükleri mücadele ve ödedikleri bedeller sayesinde bu topraklarda yaşadıklarını, kimliklerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu durumun tek sorumlusu Türkiye Cumhuriyeti resmi tarihi değildir.
Hıristiyan uluslara yönelik soykırım
Türkiye Cumhuriyeti devleti ve onun resmi ideolojisinin başından itibaren reddettiği 20. yüzyılın ilk soykırımı olan Hıristiyan inancından uluslara yönelik (Ermeni-Süryani-Rum) soykırım, tarihçiler ve konuyla ilgili bilim çevrelerince değerlendirilirken bazı önemli eksikliklere, hatalara düşülmektedir. En önemlisi de cumhuriyet tarihi boyunca kendini sol, sosyalist olarak tanımlayan çeşitli muhalif örgütlenmelerin konuya duyarsızlığı ya da resmi tarih tezlerinin savunuculuğunu yapmalarıdır.
  1. yüzyılın başında yeryüzünün en büyük cinayetlerine tanık olduk. Aslında 1894’te Abdülhamit’in Ermenilere yönelik katliamlarıyla başlayan süreç, 1915’te kısa bir süre içinde tehcirler ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın katliamları sonucu 1,5 milyon Ermeni’nin ölümüyle sonuçlandı. Ancak katliamlar sadece Ermenilerle sınırlı değildi. Aynı anda Asurî-Süryani 250 binin üzerinde insan da canını kaybetmiş, Pontos’ta ise 150 bin Rum öldürülmüştü. Rumlara yönelik tehcirler ise daha 1911 yılında başlamıştı. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla birlikte Pontos’ta cinayetler bir ulusu toptan imhayı içermiş ve toplam 353 bin Pontoslu Rum soykırımına uğratılmıştı. Yunan ordusunun geriletildiği süreçte ise 800 bin Küçük Asyalı Rum kaybolmuştu.
1923 yılında Lozan’da imzalanan Mübadele Anlaşması ile de 1 milyon 250 bin Hıristiyan Rum, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmişti. Mağdurlar cephesinden baktığımızda bu süreçler birbirinden ayrı olarak ele alınır. Ermeni Soykırımı, Asuri-Süryani Soykırımı, Pontos Rum Soykırımı, Küçük Asya Rum Soykırımı gibi. Bu anlaşılır bir durumdur; herkes yaşadığı zulmü, haksızlığı dile getirmekte, adalet aramaktadır.
Oysa bu değişik uluslara yönelik 1894’te başlayıp 1923 yılında sonuçlanacak olan yok etme girişimi bir merkezi politikanın sonucudur. Üstelik Hıristiyan inancından ulusları hedefleyen bu yok etme, cumhuriyetin kurulması ile birlikte Türk olmayan diğer Müslüman inancından ulusları, diğer mezhepleri de kapsayarak günümüze kadar devam edecektir.
İnkâr
Türkiye Cumhuriyeti devleti yüzyıldır soykırımı inkâr ediyor. Ancak inkâr, sadece "Soykırım olmamıştır" diye direkt ret etmek değildir. Kimi zaman "Düşmanla işbirliği içindeydiler, dış güçlerin maşasıydılar" denilerek işlenen cinayetler meşrulaştırılmaya çalışılmış kimi zaman da "bir grup eşkıyanın" işledikleri suçlardan dolayı cezalandırıldığı savunularak soykırım inkâr edilmiştir.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin tarihsel süreçleri ele alırken gözden kaçırdıkları ya da bilinçli olarak yaptığı bir şey vardır ki o da İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) süreci ile Kemalistlerin iktidar oldukları süreçleri birbirinden ayrı ele almalarıdır. Böyle bir ele alış ne gibi bir sonuç doğurmaktadır peki?
Ermeni Soykırımı’ndan sorumlu olanları İTC olarak görür, böylece Türkiye Cumhuriyeti devletini ya da Kemalistleri karşınıza almamış olursunuz. Öyle ya tarihsel olarak Ermeni Soykırımı “Cumhuriyet” öncesinde yaşanmıştır.
1915 Ermeni Soykırımı, Osmanlı İmparatorluğu dönemine denk düşmektedir ve iktidar olan İTC’dir. Süryanilere yönelik katliamlar da yine bu dönemde başlamıştır. Bu durum, Kemalistler açısından, “Bizden önce yaşandı bunlar” biçiminde bir savunu şansı doğurur. Zaten Kemalistler, 1930’lu yıllardan sonra yazmaya başladıkları yeni resmi tarihlerinde İTC ile ilgileri olmadığını, hatta onlarla sürekli bir çatışma içinde olduklarını iddia ederler.
1908-1918 arasındaki İTC iktidarı sürecinde yaşananlar ile 1918 sonrasındaki Kemalist iktidar sürecinde yaşananlar birbirinden ayrı ele alınmaktadır, ki bu yaklaşım resmi tarihçilerce soykırımı bizzat Mustafa Kemal’in ağzından “…eski Jön Türk Partisi artıkları, kitleler halinde, evlerinden/yurtlarından acımasızca sürülen ve katledilen milyonlarca Hıristiyan tebaamızın hayatlarından sorumludurlar…” sözleriyle benimsenmiş; olan biten Osmanlı’nın (İTC’nin) suçu olarak değerlendirilmiş, cumhuriyetin kurucularının bu soykırımdan sorumlu olmadığı vurgulanmıştır.
Oysa durum bunun tam tersidir; bir kere Kemalist kadroların hemen tümü eski İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarıdır. İTC ile hiçbir ideolojik farklılıkları olmadığı gibi, onların başlattığı projeyi, Kemalistler devam ettirmişler; Ermeniler ve Süryanilerden sonra
Rumlara yönelik Pontos’ta ve Küçük Asya’da daha organize bir soykırım planını hayata geçirmişlerdir.
Yani Müslüman inancından olmayan ulusların imhasının ardından Kızılbaş Alevilere ve Kürtlere yönelerek, Kürdistan’ı kana bulamışlardır.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin bu iki dönemi birbirinden ayıran hatalı bakış açılarına rağmen genel olarak Türkiye Cumhuriyeti devleti resmi tarihçileri ve resmi ideolojisi her iki dönemde yaşanmış bu soykırımı inkâr etmeye devam ediyorlar.
1919 yılından sonraki sürecin, iki cepheyle sınırlı Türk-Yunan savaşının bir "bağımsızlık/ulusal kurtuluş" mücadelesi olarak değerlendirilmesi de ikinci önemli hatadır, ki bu değerlendirme 1918’den sonraki Mustafa Kemal’in öncülüğündeki dönemde devam eden soykırıma; o dönem yaşanan sürgün ve katliamlara meşruiyet sağlamaktadır. Bir yandan "emperyalizme karşı bağımsızlık" iddiasıyla mücadele yürütülürken "isyancılar" Kemalistlerce "vatan haini" ilan edilmiş ve katledilmeleri haklı gösterilmeye çalışılmıştır.
Bu ikinci değerlendirme, İTC’nin devamı olan Kemalistleri, onlardan ayırmaya ve "ülkeleri işgal altından olan" Kemalistleri haklı gösterme çabasından başka bir şey değildir. Böylece Pontos’ta 353 bin Rum’un katledilmesi ve kalanların da Türkleştirilip Müslümanlaştırılması ile sonuçlanan soykırım görmezden gelinmiştir.
Sol Hareketin Sınırları
Genel olarak yaşanan coğrafyayı Türkiye ya da ‘Anadolu’ diye tarif eden Türkiye sol hareketi sınıfsız ve sınırsız bir dünya için mücadele ettiğini propaganda eder. Ama birçok sol, sosyalist örgüt kendisini Türk, Türkiye sözcükleriyle başlayan isimlerle anarken mücadele alanı ise sınırsız değil, sınırlıdır. O sınır 28 Ocak 1920’de İstanbul’da son toplantısını yapan Meclisi-Mebusan’ın o gün kabul edip, 17 Şubat 1920’de duyurduğu Misak-ı Milli sınırlarıdır. Bu sınırlar Türkiye Cumhuriyeti devletinin diğer bir deyimle burjuvazinin belirlediği sınırlardır. Ancak cumhuriyetin kuruluşu öncesinde bu sınırların dışında yer alan bir çok bölgede bugünkü sınırlar içerisinde yaşayan çeşitli uluslarla ortak geçmişe, aynı etnik kimliğe ve inanca sahip olanlar genel olarak Türkiye sol hareketinin önemli bir bölümünün mücadele alanı dışındadır. Kürdistan, Lazistan, Ermenistan gibi parçalı ülkelerin sadece Misak- Milli sınırları içinde yer alan insanları için mücadele yürütülürken bu ulusal kimliklerin ayrı örgütlenmelerine de sıcak bakılmaz. Yürütülecek mücadele burjuvazinin belirlediği Misak-i Milli sınırları içinde ulusal kimlikten "bağımsız" ele alınmalıdır; bu da diğer ulusal kimlikleri ret etmek ve ulusal kimliğin toptan Türk olarak kabul edilmesi anlamına gelir.
Mustafa Suphi ile başlayan sosyalizm tarihi
Son yıllara kadar Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu sosyalizmin tarihini TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ile başlatıyordu. Oysa 15 Haziran 1915’te Beyazıt Meydanı’nda idam edilen Sosyalist Hınçak Partisi üyeleri, yalnız kendi halklarının hakları için değil, tüm insanlığın kurtuluşu için savaşan Madteos Sarkisyan (Paramaz) ve 19 arkadaşı bu toprakların Ermeni sosyalistleridir.
Beyazıt’ta darağacına ilk çıkartılan Paramaz’ın idam sehpasındaki sözleri, “Siz sadece bizim vücudumuzu yok edebilirsiniz fakat inandığımız fikirleri asla. Yaşasın sosyalizm” mesajı, sonradan darağaçlarına çıkartılan "Türkiyeli" devrimcilerin de sözü olur ama adları anılmaz. Yıllarca Ermeni Soykırımı’nı dile getirip mücadele eden Ermeni diasporası sosyalist oldukları için Paramazları yok sayarken, Türkiye sol hareketi de Ermeni oldukları için onları görmezden gelir. 20. yüzyılın başında Selanik’teki birçok işçi grevini örgütleyen sendika liderleri Rum, Bulgar, Sırp, Yahudi oldukları için yine Türkiye sol hareketinin tarihinde yer almaz.
İrvem Keskinoğlu'nun Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde verdiği bilgiye göre, 1910 yılında 1 Mayıs, Selanik ile birkaç Rumeli kentinde daha kutlanır. 1911'de ise Üsküp, Selanik, İstanbul, Edirne ve bazı Trakya kentlerinde kutlamalar yapılır. Selanik'te 14'ten fazla sendikaya bağlı Yahudi, Bulgar, Rum/Helen ve Müslüman işçilerden oluşan 2 bin kişinin katıldığı mitingde 4 ayrı dilden konuşmalar yapılır. Yük arabası sürücüleri, mavnacılar, liman ve yükleme-boşaltma işçileri iş bırakırlar. Sosyalizmin tarihi Mustafa Suphi ile başlatıldığı için 1921 yılından öncesi bu tarihte yer almaz.
Sol hareketin Osmanlı tarihine bakışı
Türkiye sol hareketinin Osmanlı tarihine, bu tarihteki isyanlara ve devrimci liderlere bakışı da sorunludur. Bu tarihteki isyanlar arasında Ermeni ve Rumların adı geçmez. Resmi tarihçilerin bile artık inkâr edemediği nüfus olarak Müslümanlardan çok daha fazla olan Hıristiyan halklar bu coğrafyada Osmanlı tarihinde sanki hiç yaşamamıştır. Bu yüzden de bu tarihten çıkarılan devrimci kişiler ya Müslüman ya da Alevi inancındandır.
Rus klasikleri, Latin Amerikalı direnişçiler ve sosyalist devrimi gerçekleştirmiş ülkelerin tarihindeki birçok detay bilinirken bu toprakların tarihi ne yazık ki bilinmez.
Bilinmeyen Rigas Anayasası
18.yüzyılın sonları Osmanlısının bir aydın ve düşünürü olan Rigas (Velesitinli Rigas ya da Ferreos Rigas) Helen ve Türk tarihçiler tarafından Helen devriminin öncüsü olarak tanımlanır. Hatta 1821 Helen devriminin ilham kaynağı olarak da adlandırılır çeşitli çevrelerce.
Onu ünlü yapan ise 1797 yılında hazırladığı devrimci anayasadır. İki bölümden oluşan bu anayasanın 35 maddelik ‘İnsan Hakları’ bölümünde
"Yasalar tüm yurttaşların katılımıyla yapılmalıdır Memurluk ancak yeteneğe göre verilmelidir; soylu oldukları için değil. Kimse yasalara aykırı olarak tutuklanamaz. İbadet ve inançlar her din için eşit şekilde özgür olmalıdır. Kölelik yasaktır. Tüm yurttaşlar kanun yapma, seçme seçilme hakkına sahiptir. Yönetim, halkın şikâyetlerini dinlemediği ve sorunu halletmediği durumda yurttaşların ayaklanması en kutsal haktır’’gibi maddelerin yanı sıra 124 maddeden oluşan ‘Anayasanın İlkeleri’ adlı ikinci bölümde şu maddeler yer alır:
“Egemen halk, din ve dil gözetmeden, Rum/Helen, Bulgar, Arnavut, Ulah, Ermeni, Türk ve başka etnik kimlikler dâhil Osmanlı’nın bütün sakinleridir.
Bir tek ferdin ezildiği yerde toplumun bütünü ezilmektedir.
Toplum mutsuz yurttaşlarına geçim araçları sağlar.
Meclis toplantıları halka açıktır." gibi ilkeler içerir.
Rigas bu anayasanın Bosna’dan Arabistan’a kadar Osmanlı topraklarında bir devrim yapılarak uygulanması için mücadele eder. 1797’de anayasa çoğaltılarak tüm Osmanlı illerinde dağıtılır.
1757 yılında Osmanlı’nın (bugün Yunanistan sınırları içinde) Teselya, Velestin köyünde dünyaya gelen ve Osmanlı vatandaşı olan Rigas bugün de, Helenler, Arnavutlar, Romenler, Bulgarlarca kendilerinden görülüp sahiplenilir. Özgür düşünceyi, monarşilere karşı cumhuriyet fikrini savunan Rigas ayrıca Avrupa karanlığına son veren Rönesans’ın öncüleri gibi özellikle eski Helen eserlerini yeniden okuyup diğer dillerdeki birçok düşünürün kitabının çevirilerini yapar. Devrimci şiirler ve marşlar yazar. Haziran 1798’de Avusturya polisi tarafından tutuklanarak yedi arkadaşı ile birlikte Osmanlı’ya teslim edilen Rigas, boğularak öldürülür ve Tuna nehrine atılır. Rigas da Rum/Helen olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihinde ya da tarihteki devrimci kişiler içinde yer almaz.
Trabzonlu devrimci gazeteci, öğretmen Nikos Kapetanidis de Pontoslu Rum olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihi içinde yer almayanlardan biridir. 1921 yılında Amasya Meydanı’nda idam edilen Nikos Kapetanidis Epochi gazetesiyle eğitim sorunlarını, özellikle Rumca eğitim veren yerel okulları dile getiren araştırma ve yazılar yayımlar. Rumca eğitimin Patrikhane ve dini (Hıristiyan) otoriteler tarafından kontrol edilmesine karşı çıkar. Bunların yanı sıra Pontos’ta resmi devlet görevlilerinin vahşeti ve sivillere yönelik katliamlarla ilgili yazılar yayımlar; katliamları yapanların isimlerini mevkilerini de anlatır yazılarında. Ve ne acıdır ki Nikos Kapetanidis’i gazetesine gidip onu tehdit eden Pontos Rum Soykırımı'nın eli kanlı sorumlularından Topal Osman, İpsiz Recep gibi çeteci katiller kimi sol, sosyalist çevrelerce "kurtuluş savaşı kahramanı" olarak anılır.
Sol Hareketin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ve Mustafa Kemal’e bakışı
Sosyalizmin tarihinin Mustafa Suphilerle başlatılmasının arkasında Osmanlı’nın aydın, devrimci hareketleri olarak görülen Jön Türkler vardır. Sol hareketin büyük çoğunluğu Fransız devriminden etkilendiklerini sık sık belirttiği Osmanlı asker ve bürokratlarından oluşan Jön Türkleri ilerici olarak değerlendirir. Bu yanıyla da Birinci ve İkinci Meşrutiyet'e 1923’te ilan edilen cumhuriyete devrimci ilerici misyonlar yüklenmesine sebep olmuştur. Ve yer yer bu geleneğin devamcısı olunduğu dile de getirilmiştir. Oysa bu tarih baştan aşağıya darbeler tarihidir.
1876: I. Meşrutiyet ve Abdülhamit’in İstibdat (Baskı) Dönemi
Abdülhamit’in tahta çıkarıldığı (V. Murat’ın tahttan indirildiği) 1876 yılında ilk Anayasa hazırlanıp, parlamento açılır. Ancak tüm yetkiler padişaha bağlı olduğu için daha ikinci oturumun ardından meclisi tatil eden Abdülhamit, 30 yıl sürecek bir mutlakiyet dönemini başlatır.
‘93 Harbi olarak da anılan 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın ardından, Sırbistan, Karadağ, Romanya gibi eyaletlerin tam bağımsızlıklarını ilan etmesi Osmanlı’nın sonunun geldiği korkusuyla iktidarı giderek sertleştirmiştir. Artık tek korku, değişik ulus ve dinlerden tebaanın peşi sıra bağımsızlık peşinde olacağıdır. Ve tabi tüm bunların arkasında "dış düşmanların" olduğu propaganda edilir. Abdülhamit, muhbir ağı, hafiye takibi, zorunlu tayin ve sürgünler, sansür, gözaltı, tutuklama gibi yöntemlerle tüm muhalifleri sindirir.
“Güvenliğini ve toprak bütünlüğünü sağlayamayan devleti, mali açıdan bir disipline kavuşturmak için 1881 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi kurulur. Bu kurum uzun süredir biriken dış borçların ödenmesini kurala bağlamak üzere Avrupalı devletlerin idaresi altında teşkilatlanır ve belli devlet gelirleri borçları karşılamak üzere baştan bu idareye tahsis edilir.”
Bu arada 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması üzerine imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nın 16. maddesi ve 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni tebaasına bir dizi söz verilir. Bu sözlerin tutulmaması Ermenilerin iktidara karşı tavırlarını sertleştirmelerine sebep olur. Bunun sonucu olarak 1887’de Cenevre’de Devrimci Hınçak Partisi (1909’dan sonra Sosyal Demokrat Hınçak) kurulur. Onu 1890’da Tiflis’te kurulan Taşnaksutyun (Ermeni Devrimci
Federasyonu) izler. (Ancak ilk Ermeni Partisi Armenakan Van’da 1885’te kurulmuştur) Ermeniler örgütlü oldukları her yerde seslerini yükseltmeye başlarlar.
Ermeni Soykırımı'nın habercisi ilk katliamlar yine bu dönem hayata geçirilir. 1894’te Sason’da, 1895’te Trabzon’dan başlayarak tüm doğu vilayetlerine, Halep ve Kilikya’ya yayılan, 1896’da ise Van, Eğin ve İstanbul’daki katliamlar, Trabzon ve İstanbul dışında Hamidiye Alayları aracılığıyla gerçekleştirilecekti. 1894-1895 arasındaki Ermeni kayıpları, Ermeni Patrikhanesi’ne göre 300 bin, Avrupalı konsolosluklara göre 100 bin ila 200 bin arasında değişiyordu.
1908: 2. Meşrutiyet
Abdülhamit’in padişahlığı ile 32 yıl süren baskı (İstibdat) döneminin ardından 23 Temmuz 1908 tarihinde ikinci kez Meşrutiyet ilan edilir. Birincisinde batılı devletlere verilen reform sözlerini geçiştirmeyi hedeflemekten başka bir içeriği olmayan Anayasa'nın ilanı ve parlamentonun açılması nasıl bir reform ve ilericilik özelliği taşımıyorsa, ikincisinin de aynı niyeti taşıdığı kısa bir zaman sonra anlaşılacaktı. Kimi çevrelerce bir burjuva demokratik devrim olarak değerlendirilecek 2. Meşrutiyet aslında çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı devletinin devamını sağlamak için, Osmanlı despotizminden kurtulmak isteyen uluslara karşı bir "karşı devrim" niteliğindeydi.
“Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik” kavramlarıyla Osmanlı sınırları içinde yaşayan Hıristiyan inancından ulusların temsilcileri parlamentoda yer alacak ve böylelikle bir umut ortamı yaratılacaktı ama 1909 yılında Adana’da 30 bin Ermeni’nin hayatına mal olacak katliam ile aslında değişen bir şeyin olmadığı anlaşılacaktı.
Meşrutiyet’in ilanını sağlayan güçler Jön Türkler olarak anılacaktı. Özellikle batıda eğitim görmüş Osmanlı asker bürokratlarından oluşan bu kesimlerin amacı toprak ve güç kaybı yaşayan Osmanlı’yı ayakta tutmaktı. Bunun nasıl olacağı konusunda çeşitli düşünceler olmasına rağmen belirgin düşünce Sünni Müslüman inancın ve Türk milliyetçiliğinin öncülüğünde bir siyasi önderlikle burjuva sınıflar oluşturmak ve özellikle sermayenin Müslümanlaştırılması ile bir ulus devlet olmaktı. Bu siyasi önderliği de Jön Türk hareketi içindeki bürokrat ve askerlerin kurduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti yürütecekti.
1914 Birinci Paylaşım Savaşı
Birinci Paylaşım Savaşı 1914 yılında İtilaf Devletleri olarak adlandırılacak Fransa, Britanya İmparatorluğu, Rusya (1914-1917), İtalya (1915-1918), ABD (1917-1918), Romanya (1916-1918), Japonya, Sırbistan, Belçika, Yunanistan (1917-1918), Portekiz (1916-1918), Karadağ (1914-1916) ile İttifak Devletleri olarak adlandırılacak Alman İmparatorluğu, Avusturya Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan (1915-1918) arasındaki iki taraftan oluşan savaştır. 1914 ile 1918 yılları arasında süren bu savaşta 70 milyon asker yer alır ve 9 milyon askerin yanı sıra 8 milyona yakın sivil de hayatını kaybeder, haritalar ve sınırlar savaşın galiplerince yeniden belirlenir.
Osmanlı ordusu bu savaşta Kafkasya, Çanakkale, Sina-Filistin, Hicaz-Yemen, Irak, İran, Galiçya ve Makedonya’da savaşır ve 325 bin askerini kaybeder. Ama istatistiklere yansıyan asıl önemli sayı ise Osmanlı’nın bu savaş sonrası kaybettiği sivil sayısıdır. Osmanlı İmparatorluğu kayıplar listesinin sivillerle ilgili başlığında 2.150.000 sivil kaybı ile ilk sırada yer alır.
Osmanlı devletinin bu savaşa dahil olmasının sebebi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Almanların savaşı kazanacağını düşünerek son dönemde kaybedilen toprakları geri alma hayalidir. Aynı zamanda savaş sermayenin Müslümanlaştırılması projesi olan soykırım için de iyi bir zemin olacak, Ermeni ve Süryanilerin hemen hemen tamamen Rumların da kısmen imhası ile birinci etap tamamlanacaktı. (İkinci etaba 1919’da Mustafa Kemal öncülüğünde Pontoslu Rumların ve Küçük Asya Rumlarının yok edilmesi ile devam edilecekti.)
İstatistiklere Osmanlı’nın “kaybı” olarak yansıyan 2.150.000 sayının içinde 1,5 milyon Ermeni, 250 bin Süryani, 150 bin Rum’un katledilmesi de dâhildir. Yani bu kayıpların 2 milyona yakını Osmanlı’nın savaştığı herhangi bir ülkenin ordusu tarafından değil, bizzat
Osmanlı’nın kendi güçleri tarafından katledilen insanlardı.
1915 Ermeni Soykırımı
14 Temmuz 1914’te Marksist Ermeni Partisi Hınçak’ın 20 yönetici kadrosu, Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’yı öldürmeyi planladıkları gerekçesiyle tutuklanıp ihanetle yargılanır. 15 Haziran 1915 tarihinde İstanbul-Beyazıt Meydanı’nda, Harbiye Nazırlığı önünde asılarak idam edilirler. Hınçak Partisi, İttihat ve Terakkiciler ile ortak çalışmayı reddeden tek Ermeni partisidir. 1908 sonrası silahlı mücadeleyi terk etmiş olsalar da İttihatçıların kendisi için tehlike olarak gördüğü bir siyasi yapılanmadır.
Bir diğer Ermeni örgütlenmesi olan Taşnak ise özellikle Abdülhamit’e muhalefet sürecinde Jön Türklerle ortak hareket etmiş olsa da 12 Nisan 1915 tarihinde önderlerinin büyük bir bölümü tutuklanarak hapse atılır.
24 Nisan 1915 yılında ise İstanbul’da aralarında tanınmış şairler; Daniel Varujan, Siamanto ve Rupen Sevak’ın da bulunduğu yüzlerce Ermeni aydını tutuklanır. 1915 Şubat’ında 15-55 yaş aralığında olan Ermeniler yük taşıma ve yol yapım işlerinin yapıldığı Amele Taburlarına alındılar. Bunlar aslında erkek Hıristiyanlardan oluşan zorunlu çalışma taburlarıydı. Amele Taburları’ndaki savunmasız Ermeniler, angarya iş sona erdikten sonra öldürüldüler.
Ve geriye kalan Ermeni nüfusun tehciri başladı. Tehcirler ilk önce Kilikya-Ermeni yerleşimleri Zeytun ve Dörtyol, daha sonra ise Erzurum, Trabzon, Sivas, Harput, Diyarbakır ve Bitlis’te gerçekleşti. (1915 Mart -1915 Haziran) Bağdat’taki Ermeniler Musul’a sürüldü.
Asur /Nasturi/ Keldani (Doğu Süryanileri) Soykırımı
Aynı tarihlerde gerçekleştirilen Süryani Soykırımı, Ermeni Soykırımı’nın gölgesinde kalır, araştırmacıların, tarihçilerin uzun süre ilgisini de çekmez. Sevr’e katılan Asur delegeleri, Asurlu Hıristiyanların güvenliğini sağlamak amacıyla bir Asur devleti talebinde bulunurlar. Bunun üzerine Sevr Anlaşması’na gelecekte “Asur-Keldanilerin güvenliği için” tam garanti sunması gereken bir otonom Kürdistan kurulmasını içeren 62. madde eklenir. Asur sorununa ilişkin Milletler Cemiyeti gölgesinde yürütülen 1925 yılında Kanada’ya göç ettirilmesi projesinin yanı sıra, umutsuz geri dönüş ve sınır geçme çabaları da başka katliamlara yol açar. Kurbanların sayısına ilişkin birbiriyle çelişik rakamlar olmasına karşın, Asur Keldani delegasyonunun Paris Barış Konferansı’nda verdikleri 250 bin sayısı, kurban sayısının aslında hayli önemli boyutta olduğunu göstermektedir.
Bu tarihsel gerçekler resmi tarihte ya yok sayılır ya yalanlarla çarpıtılır ya da tüm bu soykırım süreci gerekçelendirilerek meşrulaştırılır. Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu da bu süreci resmi tarihten bağımsız değerlendirememiş ya da değerlendirmemiştir. Bu nedenle de bu soykırım sürecine bakışta inkârcı cephede yer almıştır.
Yüzyıllık cumhuriyet tarihinin kanlı sayfalarına yüzlercesi eklenecek katliamlar zincirinin önemli bir halkasını oluşturan 1918 sonrası, yedi düvele karşı verildiği iddia edilen anti emperyalist “kurtuluş savaşı" masalı ve Mustafa Kemal’e yüklenen devrimci misyon ise Türkiye sol hareketinin en önemli hatalarından birisidir. Elbette bu yazının konusundan bağımsız değildir ancak başka bir yazının konusu olarak ele alınıp yazılacaktır.
http://www.marksistteori1.org/983-tuerkiye-sol-hareketinin-soyk-r-mlara-bak-s.html




submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.02.27 06:14 NewsJungle Erdoğan, Türkiye'nin Suriye için Soçi anlaşmasından asla ödün vermeyeceğini söyledi

Türkiye'nin cumhurbaşkanı İdlib, Suriye'deki Soçi anlaşmasından asla ödün vermeyeceğini ve ülkenin cumhurbaşkanının Çarşamba günü uygulanmasının beklendiğini söyledi.

Azerbaycan'dan dönerken gazetecilere konuşan Recep Tayyip Erdoğan, “Sochi anlaşmasının içerdiği her şeyi istiyoruz. Bu konuda uzlaşamayız ve ne gerekiyorsa yapılması gerekiyor. ”

Geçen hafta Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile yaptığı görüşmelerde liderlerin 5 Mart için İdlib toplantısında anlaşmaya vardıkları Erdoğan, toplantının gerçekleşeceği mekanın muhtemelen İstanbul olacağını söyledi. ”

Görüşmelerin ikili mi yoksa dörtlü mü olacağı konusunda daha sonra mutabık kalınacağını söyledi.

Türkiye ve Rusya, 2018 yılında İdlib ile ilgili olarak orada saldırı eylemlerinin yasaklandığı bir anlaşmaya vardıklarından, tırmanma bölgesinde 1.300'den fazla sivil öldürüldü.

Esad rejimi ve müttefiklerinin yoğun saldırılarının ardından bir milyondan fazla Suriyeli Türkiye sınırına akın etti.

2011'de Suriye'deki kanlı iç savaşın patlak vermesinden bu yana, Türkiye, kaçan Suriyelilerin yaklaşık 3,7 milyonunu ele geçirerek Türkiye'yi dünyanın en büyük mülteci barındıran ülkesi haline getirdi.

Türkiye'nin kuzey sınırında -Türkiye sınırında- Türkiye'yi “işgal” olarak adlandıran eleştirmenleri reddeden Erdoğan, Türkiye ile Suriye hükümeti arasındaki 1998 Adana Anlaşması'na dikkat çekti.

“Türkiye, Adana anlaşmasına dayanarak [Suriye'de] burada” dedi. “Adana anlaşmasında süreç nedir? Terör gruplarını gittikleri her yerde takip edeceksiniz. Türkiye'nin yaptığı budur ve şu anda terör örgütlerinin peşindeyiz. ”Diyen Erdoğan, bu terör gruplarının PKK, YPG, PYD, Daesh / ISIS ve diğer terör grupları olduğunu da sözlerine ekledi.

Türkiye, 2016 yılından bu yana, terör koridorunun oluşumunu önlemek ve yerliler tarafından barışçıl çözümlere olanak tanımak için kuzey Suriye sınırında başarılı bir anti-terörist operasyon başlattı: Operasyon Fırat Kalkanı (2016), Zeytin Dalı (2018) ve Barış İlkbahar (Ekim 2019).

1998 yılında Türkiye'nin güney şehri Adana'da imzalanan anlaşma, Ankara'nın Suriye'deki PKK terör grubunun varlığı konusundaki endişelerini hafifletmeyi amaçlıyordu. On yıllar süren terör kampanyasında PKK, Türkiye'de kadınlar, çocuklar ve bebekler de dahil olmak üzere 40.000 kişiyi öldürdü. Aynı zamanda Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği tarafından terör örgütü olarak listelenmiştir. YPG, PKK'nın Suriye'deki şubesidir.

Anlaşma uyarınca Suriye, PKK'yı terörist bir grup olarak tanıdı ve tüm faaliyetlerini ve ülke topraklarındaki bağlı gruplarının faaliyetlerini yasakladı.

Suriye rejimi, "Türkiye'nin güvenliğini ve istikrarını tehlikeye atmayı amaçlayan topraklarından kaynaklanan" hiçbir faaliyete izin vermeyeceğini garanti etti.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2020.02.11 05:39 NewsJungle Türkiye, Suriye İdlib'ini güçlendirdikten sonra harekete geçmeye hazır

Üst düzey bir yetkili, Ankara'nın Suriye rejim güçlerinin hızla ilerlemesini sağlamaya çalışmasıyla, Türkiye'nin Suriye'nin kuzeybatı İdlib bölgesine büyük takviyeler gönderdi ve "tüm seçenekler masanın üstünde" dedi.

Cumhurbaşkanı Beşar Esad'ın son büyük muhalefet bölgesi olan İdlib'deki rejim saldırısı, yarım milyondan fazla insanı evlerinden kapalı Türkiye sınırına doğru yönlendirerek Suriye'deki yeni bir insani krizi tehdit etti.

Halihazırda 3,6 milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye, artık emilemediğini ve Şam'ın ay sonuna kadar İdlib'de geri çekilmesini veya Türkiye'nin eylemiyle yüzleşmesini istediğini söyledi.

Tanklar, zırhlı personel taşıyıcılar ve diğer ekipmanlar taşıyan büyük askeri araç konvoyları, birçoğu Suriye birliklerinin ilerletilmesiyle çevrelenmiş bir düzine Türk askeri pozisyonunu güçlendirmek için Suriye'ye geçti.

Anonimlik koşuluyla konuşan yetkili, Reuters'e verdiği demeçte, "Son haftalarda Suriye'nin İdlib bölgesine ciddi bir birlik ve askeri ekipman desteği gönderildi." Dedi.

Cumartesi günü üç yüz aracın İdlib'e girerek bu ay toplamda 1.000'e yaklaştığını söyledi. Tam olarak kaç yeni askerin konuşlandırıldığını söylemeyi reddetti, ancak bunu "dikkate değer bir miktar" olarak nitelendirdi.

Yetkili, "Gözlem noktaları tamamen güçlendirildi." Dedi. "İdlib cephesi güçlendirildi."

İngiltere merkezli bir savaş monitörü olan Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, 1.240 Türk askeri aracının geçen hafta 5.000 askerle birlikte İdlib'e geçtiğini söyledi.

İdlib'deki çatışma, bir zamanlar Esad'ı devirmeyi ümit eden muhalefeti destekleyen Türkiye ile desteği, bir zamanlar kuşaklı cumhurbaşkanının ülkenin çoğunu kontrol altına almasına yardımcı olan Rusya arasındaki kırılgan işbirliğini sarstı.

Pazartesi günü, sekiz Türk askeri personeli Suriye hükümet güçleri tarafından bombardımana uğradı ve Türkiye'yi Rusya'ya "kenara çekmesini" söylerken, güçleri misilleme olarak düzinelerce Suriye ordusu hedefini bombalamaya çağırdı.

Yetkili, "Rejim, Rusya’nın desteğiyle tüm anlaşmaları ve anlaşmaları ihlal ediyordu." Dedi. "Her türlü etkinliğe hazırız. Elbette tüm seçenekler masanın üstünde."

Türkiye'nin İdlib konusunda Rusya ile anlaşmazlığına rağmen, yetkili Cumartesi günü Ankara'da aralarındaki görüşmeleri olumlu olarak nitelendirdi. İki taraf önümüzdeki hafta tekrar toplanacak.


'TÜRKİYE ETKİLEŞECEK'

Suriye silahlı kuvvetleri Pazar günü yaptığı açıklamada, son günlerde düzinelerce kasaba ve köyün kontrolünü ele geçirerek 600 kilometrekareden (230 mil kare) daha fazla toprağı ele geçirdiklerini ve mücadeleyi sürdüreceklerini söyledi.

Silahlı kuvvetler yaptığı açıklamada, "Cesur ordumuz Suriye'nin tüm coğrafi bölgesini terörizmden ve destekçilerinden temizlemek için kutsal görevlerini sürdürmeye devam edecek." Dedi.

Ankara, Moskova'yı eyalet başkenti Idlib şehrinin 10 mil (16 km) yakınında 1 milyondan fazla kişiye ev sahipliği yapan İdlib saldırısını dizginlemeye çağırdı.

Savunma Bakanı Hulusi Akar Pazar günü yakında geri çekilmeleri gerektiğini yineledi. Hürriyet gazetesine verdiği demeçte, "Rejim kuvvetleri Şubat ayı sonuna kadar geri çekilmezse harekete geçeceğiz" dedi.

Muhalefetteki yerleşim bölgesinin doğu kanadında Gözlemevi, ilerleyen hükümet güçlerinin Suriye'nin iki ana şehri Şam ve Halep'i birbirine bağlayan Suriye'nin ana kuzey-güney yolu olan M5 otoyolunun 2 km'lik bir kısmını ele geçirdiğini söyledi.

Papa Francis, Pazar günü İdlib'deki insancıl hukuka saygı duyulması için çağrıda bulundu ve ilden gelen raporların "özellikle kadınlar ve çocukların, askeri bir tırmanıştan kaçmak zorunda kalan insanların koşulları hakkında" acı verici olduğunu söyledi.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2020.01.03 07:46 NewsJungle Türkiye, Kuzey Suriye güvenli bölgesinde model alanı inşa edecek

Başkan Yardımcısı Fuat Oktay, Ankara'nın kuzey Suriye'deki güvenli bölge içinde, Türkiye liderliğindeki bir operasyonda son zamanlarda teröristlerden kurtarılan bir model alanı inşa edeceğini söyledi.

Anadolu Ajansı'nın Editörler Masası'na Çarşamba günü konuşan Oktay, “Suriyelilerin yaşayabileceği ve Türkiye'deki Suriyelilerin gönüllü olarak geri dönebileceği bir alan üzerinde çalışıyoruz” dedi.

"2020'de en azından fiziksel olarak model olabilecek bir alan inşa etmeyi düşünüyoruz." Diyerek, bunun uluslararası finansal destek gerektirdiğini vurguladı.

“Suriye içinde bir çözüm yaratmalıyız. Dünyanın neden olduğu sorunlarla tek başına yüzleşemeyiz ”dedi.

9 Ekim'de Türkiye, Türkiye'nin sınırlarını güvence altına almak, Suriyeli mültecilerin güvenli bir şekilde geri dönmesine yardımcı olmak ve Suriye'nin toprak bütünlüğünü sağlamak amacıyla Fırat Nehri'nin doğusundaki YPG / PKK teröristlerini ortadan kaldırmak için Barış Baharı Operasyonunu başlattı.

Ankara, YPG / PKK teröristlerinin bölgeden çekilmesini istiyor, böylece iki milyon mültecinin güvenli bir şekilde geri dönmesinin önünü açmak için güvenli bir bölge oluşturulabiliyor.

22 Ekim'de Ankara ve Moskova, YPG / PKK teröristlerinin Türkiye’nin Suriye sınırının 30 kilometre (18.6 mil) güneyinde geri çekileceği ve Türkiye ve Rusya’dan gelen güvenlik güçlerinin ortak devriye kuracakları bir anlaşmaya vardı.

Türkiye, ABD ve AB tarafından terör örgütü olarak listelenen PKK, 30 yılı aşkın terör kampanyasında kadınlar, çocuklar ve bebekler de dahil olmak üzere 40.000 kişinin ölümüne neden oldu. YPG, PKK'nın Suriye dalıdır.
Geri bildirim gönder
Geçmiş
Kaydedilenler
Topluluk
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2019.12.05 08:31 NewsJungle Erdoğan, İslam'ı terörle ilişkilendirilmesini kınadı

Türkiye cumhurbaşkanı Çarşamba günü, 'İslam' kelimesini terörizm tanımında sıfat olarak kullananları kınadı.

“İslam bir barış dinidir,” dedi Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti’nin İngiltere şube başkanlığı tarafından düzenlenen ve Londra’nın ilk NATO Zirvesi’nden sonra yaptığı toplantıda AK Parti’nin İngiltere şubesi başkanlığı tarafından düzenlenen Londra’nın doğusunda düzenlenen bir etkinlik sırasında yaptığı açıklamada.

Erdoğan, Avrupa'da ırkçılığın, ayrımcılığın, anti-Semitizm'in ve İslam'a karşı düşmanlığın son zamanlarda arttığının altını çizen Erdoğan, aşırı sağ hareketlerin çoğunlukla Müslümanları ve Türk toplumu hedef aldığını söyledi.

“Son Avrupa Parlamentosu seçimleri, bir kez daha Avrupa'da kimlik politikalarının giderek daha baskın hale geldiğini gösterdi” dedi. Medyayı ve bazı politikacıların bu önyargıları sorumsuz açıklamalarıyla derinleştirdiğini söyledi.

Erdoğan, Türkiye'nin terörle mücadelesine de değindi.

“Türkiye'yi terörizm ve şantaj ile disipline edebildiklerini düşünenler hedeflerine ulaşmadıkları için utanıyorlar.”

Türkiye'nin “dış politikada bağımsız” olduğunu ve kendi güvenliği için operasyonların onaylanmadığını belirtti.

Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki Operasyon Baharı bölgesini teröristlerden temizleninceye kadar terk etmeyeceğini vurguladı.

Türkiye, sınırlarını güvence altına almak, Suriyeli mültecilerin güvenli bir şekilde geri dönüşüne yardımcı olmak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak amacıyla Fırat Nehri’nin doğusundaki Kuzey Suriye’den YPG / PKK teröristlerini kaldırmak için 9 Ekim’de Barış Baharı Operasyonunu başlattı.

ABD ve Rusya ile yapılan iki ayrı anlaşma uyarınca, Türkiye, YPG / PKK teröristlerinin planlanan bir Suriye güvenli bölgesinden çekilmesine izin vermek için operasyonu durdurdu.

Ankara, YPG / PKK teröristlerinin bölgeden çekilmelerini istiyor, böylece yaklaşık 2 milyon mültecinin güvenli geri dönüşünün önünü açmak için güvenli bir bölge oluşturulabilir.

Türkiye'ye yönelik 30 yılı aşkın terör kampanyasında, Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği tarafından terör örgütü olarak listelenen PKK, kadınlar, çocuklar ve bebekler de dahil olmak üzere yaklaşık 40.000 kişinin ölümünden sorumlu oldu.

Erdoğan, Türkiye'nin şu anda sınırları içinde sığınan dört milyondan fazla Suriyeliye ev sahipliği yaptığının altını çizdi.

Suriye, Bashar Esad rejiminin demokrasi yanlısı protestoları beklenmedik vahşetle bastırdığı 2011'in başından beri kısır bir iç savaşta kilitlendi. O zamandan bu yana, yüz binlerce insanın öldürüldüğüne ve milyonlarca insanın çatışma nedeniyle yerinden edildiğine inanılıyor.

Cumhurbaşkanı, AB'yi Türkiye'ye ev sahipliği yaptığı mülteciler için maddi olarak destekleme taahhüdünü yerine getirmediği için de eleştirdi.

Türkiye ile İngiltere arasındaki ikili ilişkilerde Erdoğan, iki ülke arasındaki köklü işbirliğinin gün geçtikçe geliştiğini ve yeni boyutlar alarak daha da güçlendiğini söyledi.

Türkiye ile İngiltere arasındaki ikili ticaret hacminin 2018'de 18,6 milyar dolara ulaştığını vurguladı.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2019.12.04 08:30 NewsJungle “NATO, Türkiye'nin terörle mücadelesini desteklemeli”

Ülkenin iletişim direktörü Salı günü yaptığı açıklamada, Türkiye 'nin NATO müttefiklerinden terörle mücadelede destek istedi.

Fahrettin Altun, NATO liderlerinin zirvesine atıfta bulunduğunu belirterek, “Müttefiklerin, NATO’ya en çok katkıda bulunan, mülteci krizini ele alan ve DAESH’i takip ederek güvenliklerini desteklediğimiz gibi terör gruplarına karşı mücadelede bize destek vermeleri gerekiyor” dedi. 3-4 Aralık tarihlerinde Londra’da.

Altun, zirvenin önemli konular hakkında samimi tartışmalar için harika bir fırsat olduğunu söyledi.

“Türkiye'nin uluslararası terörizme karşı çabalarının yanı sıra güvenlik ihtiyaç ve endişelerimiz de kabul edilmelidir. NATO’nun güçlendirilmesi yalnızca anlamlı bir diyalog yoluyla gerçekleşebilir ”dedi. Diyerek, Türkiye’nin eleştirmenleri ulusal güvenlik kaygılarını ve NATO üyeliğini sorgulamaya cesaret ettiler.

Suriyeli mülteci krizine değinen Altun, Türkiye'nin mültecilerin ülkelerine güvenli bir şekilde geri dönmelerini sağlamak için güçlerini Suriye'ye attığını söyledi.

“Büyük toprak bölgelerinin terörist güvenli kentler olmalarını önledik. Müttefiklerimiz çabalarımızı desteklemekten ziyade eleştirdi! ”Diye vurguladı.

Suriye, Bashar Esad rejiminin demokrasi yanlısı protestoları beklenmedik vahşetle bastırdığı 2011'in başından beri kısır bir iç savaşta kilitlendi. O zamandan bu yana, yüz binlerce insanın öldürüldüğüne ve milyonlarca insanın çatışma nedeniyle yerinden edildiğine inanılıyor.

Türkiye, sınırlarını güvence altına almak, Suriyeli mültecilerin güvenli bir şekilde geri dönüşüne yardımcı olmak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak amacıyla Fırat Nehri’nin doğusundaki Kuzey Suriye’den YPG / PKK teröristlerini kaldırmak için 9 Ekim’de Barış Baharı Operasyonunu başlattı.

ABD ve Rusya ile yapılan iki ayrı anlaşma uyarınca, Türkiye, YPG / PKK teröristlerinin planlanan bir Suriye güvenli bölgesinden çekilmesine izin vermek için operasyonu durdurdu.

Ankara, YPG / PKK teröristlerinin bölgeden çekilmelerini istiyor, böylece yaklaşık 2 milyon mültecinin güvenli geri dönüşünün önünü açmak için güvenli bir bölge oluşturulabilir.

Türkiye'ye yönelik 30 yılı aşkın terör kampanyasında, Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği tarafından terör örgütü olarak listelenen PKK, kadınlar, çocuklar ve bebekler de dahil olmak üzere yaklaşık 40.000 kişinin ölümünden sorumlu oldu.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2019.11.09 17:25 NewsJungle 'Rusya, Türkiye Soçi anlaşmasını uygulamak için çalışıyor'

Rusya Cuma günü yaptığı açıklamada, Suriye ile iki ülke arasında bir mutabakat uygulamak için Türkiye ile "aktif" çalıştığını söyledi.

Moskova'daki bir basın toplantısında, Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Maria Zakharova gazetecilere verdiği demeçte, Moskova'nın anlaşmayı yürütmek için kendi görevini yapacağını söyledi.

Zakharova, "Rusya'nın rolünü yapacağına inanıyoruz ve ortaklarımızın sözlerini tutacağını umuyoruz. Bu konuda çok aktif çalışıyoruz." Dedi.

1 Kasım’da, Türk ve Rus askeri personeli, iki ülkenin cumhurbaşkanları tarafından 23 Ekim’de Rusya’nın Soçi kentinde imzalanan mutabakat kapsamında Suriye’nin kuzeyinde ortak kara devriyeleri başlattı.

Türkiye, sınırlarını güvence altına almak, Suriyeli mültecilerin güvenli bir şekilde geri dönüşüne yardımcı olmak ve Suriye’nin güvenliğini sağlamak amacıyla, 9 Ekim’de başlatılan, Fırat Nehrinin doğusundaki kuzey Suriye’den teröristleri elimine etmek amacıyla 9 Ekim’de başlatılan Türkiye’nin Barış Baharı’nda teröristlerin bazı kuzey bölgelerini temizledi. toprak bütünlüğü.

Ankara, YPG / PKK teröristlerinin bölgeden çekilmelerini istiyor, böylece yaklaşık 2 milyon mültecinin güvenli geri dönüşünün önünü açacak güvenli bir bölge oluşturulabilir.

Türkiye'ye yönelik 30 yılı aşkın terör kampanyasında, Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği tarafından terör örgütü olarak listelenen PKK, kadınlar, çocuklar ve bebekler de dahil olmak üzere 40.000 kişinin ölümünden sorumlu oldu. YPG, Suriye’nin PKK’nın bir örneği.

İran’ın birçok kez "teröre karşı sorumlu bir savaşçı" olduğunu kanıtladığını vurgulayan Zakharova, ABD’yi "İran’ı şeytanlaştırmak" ve ülkeyi "terörist bir tehdit olarak temsil etmek" girişimlerini kınadı.

Batılı medyayı İran'ın Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) nükleer anlaşmasının bazı kısımlarına uyumu askıya almakla suçlarken, ülkenin eylemlerinin hem Avrupa taraflarının JCPOA’ya yapamaması nedeniyle hem de geri dönüşümlü ve motive olduğunu vurgulamayı ihmal etti. Anlaşmanın bir bölümünü uygulamak.

“Amerika Birleşik Devletleri'nin İran'la yüzleşmek için aldığı kurs yıkıcı ve basit görüşlüydü. Tahran'ın katılımı olmadan Ortadoğu'da sağlam bir bölgesel güvenlik mimarisinin inşası ve durumun istikrara kavuşması imkansız Suriye'de, Irak ve Afganistan'da "dedi.

İran, ABD anlaşmasının geri çekilme konusundaki tek taraflı kararının ve AB’nin taahhütlerini yerine getirmedeki başarısızlığının ardından, 2015 anlaşması kapsamındaki taahhütlerini misilleme ile durdurmaya başladı.

Devlet televizyonuna göre, kararın askıya alınmasının dördüncü aşamasında BM nükleer bekçisi IAEA'dan müfettişlerin varlığında İran, Çarşamba günü yeraltı Fordow nükleer tesisinde santrifüjlere gaz enjekte etmeye başladı.

2015 yılında İran ile Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve ABD ile Almanya arasında nükleer anlaşma imzalandı. Bununla birlikte, geçen yıl ABD Başkanı Donald Trump tek taraflı olarak anlaşmadan çekildi ve ülkenin enerji ve bankacılık sektörlerini hedefleyen yaptırımları yeniden uygulayarak Tahran üzerindeki baskısını yoğunlaştırdı.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2019.11.03 13:03 masalokucomtr Irina Shayk Kimdir

Irina Shayk Kimdir
https://preview.redd.it/x0gg6iglogw31.jpg?width=471&format=pjpg&auto=webp&s=ba60c582b54a5c07f6321289a673fbe9cd06b15a
Tam adı İrina Şeyklislamova olan İrina Shayk, 06.01.1986 yılında Rusya Yemanzhelinsk’de doğdu. Rus bir anne ve Tatar bir babadan dünyaya gelen Shayk’ın anne adının Olga Shaykhlislamova olduğu, babasının ise Rus modelliği yaptığı bilinmektedir. Tatar asıllı Rus model Shayk, 1,78cm boyu ile uzun boylu kadınlar arasına girmiştir. 2007 yılından günümüze kadar yaptığı modellik çalışmaları ile kendisinden bahsettiren Shayk, pek çok erkeğin de gözdesi olmayı başarmıştır.
Fiziğinin mükemmellik derecesinde düzgün oluşu pek çok ajansın gözünden kaçmamış, özellikle verdiği harikulade bikinili pozlar ile pek çok dünyaca tanınan derginin uluslararası edisyonlarının kapak kızı olarak karşımıza çıkmıştır. İlk ilişkisine 2010 senesinde başlayan Shayk, başarılarından sıklıkla söz ettiren yakışıklı futbolcu Cristiano Ronaldo ile birliktelik yaşamış, yaklaşık olarak 5 yıl süren ilişki Ocak 2015’te sona ermiştir.
Güzel modelin şimdilerde hayatında olan kişinin ise Amerikalı oyuncu Bradley Cooper olduğu bilinmektedir. Güzel manken Shayk, bir moda ajanı tarafından keşfedileli çok uzun bir süre olmamasına rağmen sadece 4 senede hem Türkiye’de hem de Dünya’da en gözde mankenler arasına girmeyi başardı. Sadece bu kadarla da yetinmeyen Shayk, Rusya’daki en sexi kadınlar arasında da birinciliğe yükseldi.
Bu kadarla da kalmayıp uluslararası en iyi model olarak da bildiğimiz güzel manken bir mağazanın açılışı ve kendisinin yazmış olduğu The Book of Bra’ adındaki kitabını tanıtmak için 17.04.2012 yılında İstanbul’a ayak bastı.
submitted by masalokucomtr to u/masalokucomtr [link] [comments]


2019.11.01 14:02 NewsJungle Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye’nin en yaşanılabilir bölgeleri güvenli bölgeler

Türkiye cumhurbaşkanı Perşembe günü yaptığı açıklamada, uzun süren çabalar ve fedakarlıklar sonucunda kurulan güvenli bölgelerin bugün Suriye'deki en huzurlu ve yaşanabilir yerler olduğunu söyledi.
Recep Tayyip Erdoğan İstanbul'daki bir toplantıda, "Türkiye, Suriye krizi sırasında atılan her adımda yalnız kaldı," dedi.
Türkiye, Türkiye'nin sınırlarını güvenceye almak, Suriyeli mültecilerin güvenli bir şekilde geri dönüşüne yardımcı olmak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak amacıyla teröristleri kuzey Suriye’den çıkarmak için 9 Ekim’de Barış Baharı Operasyonunu başlattı.
Ankara, YPG / PKK teröristlerinin bölgeden çekilmelerini istiyor, böylece yaklaşık 2 milyon mülteciyi geri göndermek için güvenli bir bölge oluşturulabiliyor.
22 Ekim’de, Türkiye ve Rusya, YPG / PKK teröristlerinin Türkiye’nin kuzeyindeki Suriye sınırının 30 kilometre (18.6 mil) güneyinde 30 saat geri çekilecekleri ve Türkiye ve Rusya’nın güvenlik güçlerinin orada ortak devriyeler yapacakları bir anlaşmaya vardılar. 150 saatlik süre Salı günü sona erdi.
Türkiye'ye yönelik 30 yıldan fazla süren terör kampanyasında PKK, kadınlar, çocuklar ve bebekler dahil 40.000 kişinin ölümünden sorumlu olmuştur. YPG, Suriye’nin PKK’nın bir örneği.
Erdoğan, son sekiz yıl içinde Suriyeli mültecilere dikenli teller kurmak dışında hiçbir şey yapmadıklarını, mültecilerin "hasretini" azaltma çabalarını engellemeye devam ettiğini vurguladı.
Türkiye'nin 8 yıldan uzun bir süredir mültecilere yaptığı harcamaların 40 milyar doları aştığını, AB'nin STK'lar aracılığıyla sağladığı desteğin sadece 3 milyar Euro (3.3 milyar dolar) olduğunu yineledi.
Türkiye, başta Suriye olmak üzere, dünyadaki herhangi bir ülkeden daha fazla, 4 milyon civarında mülteciye ev sahipliği yapıyor.
“Tüm bu hizmetleri herhangi bir beklentiyle yerine getirmedik, insan ve ahlaki sorumluluklarımız olarak” diye ekledi.
Erdoğan, istenmeyen "tavsiyenin" Türkiye'nin uluslararası toplumdan aldığı tek destek olduğunu söyleyerek devam etti.
“Bir damla kanı bir damla kandan daha değerli gören zihniyet, Suriye ve dünyaya olan ilgisinden başka bir şey görmüyor. Etrafa baktığımızda sadece insanları, ruhları ve yaşamı görüyoruz” dedi. Türkiye'yi diğerlerinden ayıran şey budur.
Başbakan, Suriye’deki büyük yıkımlara maruz kalan ortalama yaşam süresinin de 73’ten 63’e düştüğünü belirtti.
Pakistan'a Başsağlığı
Başkan ayrıca, Pakistan'da bir tren kazasında hayatını kaybeden 65 kişi için Tanrı'nın rahmetini diledi ve yaralılara hızlı bir iyileşme diledi.
Perşembe sabahı Pakistan'ın kuzeydoğusundaki bir yolcu treni üzerinde ölümcül bir yangın çıktı.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2019.10.16 15:16 NewsJungle Erdoğan, yaptırımlar konusunda Türkiye’nin endişeli olmadığını söyledi

Türkiye cumhurbaşkanı Salı günü geç saatlerde, Ankara’nın Suriye’nin kuzeyindeki terörle mücadele operasyonunu durdurması yönünde baskı altında bulunduğunu, ancak hükümetin sınırların yakınında terör koridorunu ortadan kaldırmaya kararlı olduğu için yaptırımlardan endişe etmediğini söyledi.
Azerbaycan Bakü'deki 7. Türk Keneşi Zirvesi'nden eve dönerken konuşan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin kuzey Suriye'de devam etmekte olan terörle mücadele operasyonu, Türkiye'nin güneyindeki YPG / PKK terör grubunun harç saldırıları gibi çeşitli konulara değindi.
Batılı ülkelere atıfta bulunan “Operasyonu durdurmak, yaptırımları duyurmak için bize baskı yapıyorlar” dedi.
“Hedefimiz açık. Herhangi bir yaptırım için endişelenmiyoruz, ”dedi Erdoğan, YPG / PKK'nın Barış Baharı Operasyonunun başarı ile devam etmesiyle zeminini yitirdiğini ekledi.
ABD’nin Türkiye’yi ateşkes ilan etmeye çağırdığını ve bu nedenle de çatışan taraflar arasında bir arabulucu görevi görmesini istedi, ancak Türkiye’yi “terör gruplarıyla masaya oturmayacağı” için bu teklifi reddetti.
Erdoğan, Türkiye ile YPG / PKK terör grubu arasındaki ABD arabuluculuğunun siyaset bilimi ve savaş hukuku açısından makul olmayacağını söylemeye devam etti.
Bölge terör unsurlarından arınana kadar Türkiye'nin operasyonunu sürdüreceğini vurgulayarak, operasyonun tamamlanmasının ardından bölgenin gerçek sahiplerine - Suriyelilere - geri verileceğini söyledi.
“Barış Baharı Operasyonunun yedinci gününde. Planlandığı gibi başarı ile devam ediyor. Teröristleri temizleyerek dördüncü gün Ayn el-Arab'ı, beşinci gün de Tal Abyad'ı güvence altına aldık. Bugün 32 kilometrelik bir derinliğe ulaştık. M4 karayolu üzerinde kontrolümüz var ”dedi.
Cumhurbaşkanı, bugüne kadar toplam 611 teröristin nötralize edildiğini, 556'sının öldürüldüğünü, Türk ordusunun ve Suriye Ulusal Ordusunun (SNA) sırasıyla dört ve 32 şehit olduğunu söyledi.
ABD, Rusya, Avrupa Birliği ve NATO’nun Türkiye’nin devam eden operasyonla ilgili eylem ve hedefleri hakkında bilgilendirildiğini ve Türkiye'nin kuzey Suriye’deki operasyonel başarısının, Türkiye’nin kuzey Suriye’nin önemli bir bölümünü güvence altına almasını beklediğini belirtti.
“Amacımız belli: Terör unsurlarının sınırlarını temizlemek ve mültecilerin güvenli bir şekilde geri dönüşlerini sağlamak… Operasyon hedeflere ulaşılıncaya kadar devam edecek” dedi.
Erdoğan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK), DAEŞ koalisyonu ve YPG / PKK’nın binlerce sivilin öldürüldüğü Musul, Rakka ve Deir ez-Zor illerindeki operasyonlarının aksine sivillere zarar vermeyecekleri için çok dikkatli olduklarını söyledi.
“Maalesef, Batı ülkeleri [sivil kayıpları] her zaman görmezden geldi ve bunlar hakkında hiç konuşmadı. Şimdi, bize baskı yapmaya çalışıyorlar. Operasyonumuz terör gruplarına karşıydı ve karşı çıktı ”dedi.
Türkiye, sivillere karşı aşırı duyarlı olmasına rağmen, YPG / PKK terör grubu, Türkiye’nin güneyindeki illeri hedef alan bir poliçe izliyor.
Bazı kişilerin, operasyonun Kürt nüfusuna karşı olduğunu ve sivilleri hedef aldığını, DAEŞ teröristlerine karşı mücadeleyi baltalayacağını ve istikrarsızlaştırma yolunu açacağını savunduğunu, ancak bunun aslında YPG / PKK teröristlerini korumaya çalıştığı temelsiz argümanlar olduğunu söyledi.
"Amacımız açık: teröristlerin 32 kilometre uzunluğundaki bölgeyi terk etmelerini sağlamak ve bu [operasyonel] hat bizim için Fırat Nehri'nden Irak sınırına kadar güvence altına alındı."
Manbij ve rejim
Erdoğan, Beşar Esad rejiminin Manbij vilayetine girişinin, bölge Suriye egemenliği altına girdiğinden dolayı kendisi için gerçekten olumsuz olmadığını söyledi. Ancak, bölgenin YPG / PKK teröristlerinden kurtulması gerektiğini ve yerel nüfusun çoğunlukla Araplardan oluştuğunu ve bazı Arap kabilelerinin Türkiye'yi "onları kurtarmaya" çağırdığını söyledi.
Türk askerlerinden birinin rejim saldırıları sonrasında Manbij'deki hayatını kaybettiğini ve TSK'nın “rejimin parasını ödediği” ağır topçu ateşiyle yanıt verdiğini belirtti.
Ayn el-Arap ve Türk operasyonu
Erdoğan, eski ABD’nin Barrack Obama yönetimini Kobani olarak da bilinen Ayn el-Arab’taki politikasında samimi olmadığı için eleştirdi ve Türkiye'nin birkaç yıl önce terörizm nedeniyle evlerini terk eden 300.000 Kürt düzensiz göçmeni karşıladığını vurguladı. Batılı medya organları bu durumdan hiç bahsetmedi ve Türkiye'yi Kürt halkının katilleri olarak nitelendirdi.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’yi “Ayn el-Arap ve Türkiye’nin yalnızca bölgede bir çevreleme faaliyetinde bulunduğunu, ancak“ farklı bir gelişme yaşanması halinde müdahale edebileceğini ”vurmamasını istedi.
Ankara’nın Kürt halkını veya sivilleri hedef almak istemediğini ancak Ayn el-Arab’ı güvence altına almak istediğini, terörle mücadele operasyonunun Suriye’deki siyasi çözüm sürecine katkıda bulunacağını vurguladığını vurguladı.
Ayn el-Arab'ın güvenli bölge planlarına dahil edilip edilmediği sorulduğunda, cevap verdi: "Elbette. Çünkü geçmişi nedeniyle stratejik bir öneme sahip. [YPG / PKK] onlar bizi oradan vurdu."
Askeri teçhizata uygulanan yaptırımlar
Yetkili, "Türkiye şu anda kendi kendine yeten bir ülkedir" diyerek, ülkenin şu anda ihtiyacının% 70'ini kendi savunma sanayiiyle karşılayabildiğini belirtti.
ABD’nin Patriot savunma sistemini satmayı reddetmesinden sonra Türkiye’nin Rusya’nın S-400 füze sistemini satın aldığını hatırlatarak şöyle dedi: "Artık çaresizlik yok ... Her yerden bir şey satın alabilirsin."
Erdoğan, Türkiye’ye silah ihracını askıya alan Avrupa ülkelerine çarptı ve Türkiye’ye daha önce alternatif seçenekler teklif edildiğini söyledi.
YPG / PKK’nın Daesh mahkumlarını serbest bırakması
Türk lider, YPG / PKK tarafından tutulan Daesh mahkumlarının kaderini Trump ile telefonda tartıştığını ve Türkiye'nin onların sorumluluğunu üstlenebileceğini söyledi, ancak YPG / PKK Daesh mahkumlarını derhal serbest bıraktı.
Başbakan, Türkiye'nin kuzey Suriye’de hapsedilen DAEŞ teröristlerin sorumluluğunu üstlenebileceğini ve yabancı savaşçıları ülkelerine geri gönderebileceğini ekledi.
YPG / PKK'nın İkiyüzlülüğü
“Bugüne kadar ABD ile birlikte hareket eden terör grubu [Suriye] rejimi ile bir anlaşmaya varmaya çalışıyor. Bu terör grubunu bir müttefik olarak nitelendiren Batılı ülkeler bunu düşünmeli.”
“Gerçek müttefikiniz kim?” Erdoğan Batı ülkelerine sordu. Batılı ülkeler YPG / PKK'nın Daesh teröristlerini serbest bırakmasına çok açık bir gözle bakarken, "Bu YPG / PKK mı Daesh mi? Şimdi Daesh'i de sorabiliriz" dedi.
Erdoğan, Türk ordusunun DAEŞ teröristleriyle savaştığını ve yalnızca Suriye'deki El-Bab kasabasındaki 2016 kuzey saldırısında 3 binden fazla kişinin öldürüldüğünü vurguladı.
Adana Anlaşması
Erdoğan, Suriye’de Türkiye'nin terörle mücadelesinin Adana Anlaşmasına dayandığını ve tüm NATO üyelerinin NATO anlaşmasının 5. Maddesi uyarınca Türkiye’de kalması gerektiğini vurguladı.
Adana Anlaşması 1998 yılında imzalandı ve Türk kuvvetlerinin Suriye'de askeri operasyonlar yapmalarına izin verdi.
Türk muhalefetinin çoğunluğu operasyonu destekliyor
Erdoğan, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve İyi Parti (IP), YPG / PKK'ya karşı yapılan karşı operasyonu desteklediklerini söyledi.
Savunma Bakanı Hulusi Akar'ın bu partilere operasyondaki son gelişmeler hakkında bilgi verdiğini ve milli dayanışmalarından dolayı teşekkür ettiklerini belirtti.
Türk lider, ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence ve beraberindeki bir heyetin, terörle mücadele operasyonu ile ilgili son gelişmeleri görüşmek üzere Türkiye'yi ziyaret edeceğini söyledi.
Türkiye’nin Rus yetkililerle de yakın temas halinde olduğunu da ekleyerek, “Yarının görüşmelerinin bizim için iyiye işaret etmesini diliyorum” dedi.
Türkiye, sınırlarını güvenceye almak, Suriyeli mültecilerin güvenli bir şekilde geri dönüşüne yardımcı olmak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak amacıyla teröristlerin kuzey Suriye’den uzaklaşmasını sağlamak amacıyla 9 Ekim’de Barış Baharı Operasyonunu başlattı.
Ankara, terörist PKK’nın Fırat’ının doğusundaki kuzey Suriye’yi ve Suriye’deki soyları olan PYD / YPG’yi temizlemek istiyor.
Türkiye'ye yönelik 30 yılı aşkın terör kampanyasında, Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği tarafından terör örgütü olarak listelenen PKK, kadınlar, çocuklar ve bebekler de dahil olmak üzere 40.000 kişinin ölümünden sorumlu oldu.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2019.09.14 15:35 NewsJungle Cumhurbaşkanı Erdoğan, terörle mücadeleye devam etme sözü verdi

Türkiye, aralıksız terörle mücadele etmeye devam edecek olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, gazetecilere Cuma namazından sonra yaptığı açıklamada, Perşembe günü, güneydoğudaki Diyarbakır'da yedi sivili öldüren ve dokuz kişiyi yaralayan bir araca yapılan PKK terör saldırısına değindi.
Terörist saldırı Diyarbakır'ın Kulp semtinde saat 6 civarında gerçekleşti. (1500GMT), Diyarbakır Valiliği'ne göre.
Türkiye'ye yönelik 30 yıldan fazla süren terör kampanyasında, Türkiye, ABD ve AB tarafından terör örgütü olarak listelenen PKK, kadınlar, çocuklar ve bebekler de dahil olmak üzere yaklaşık 40.000 kişinin ölümünden sorumlu.
Mevcut protestocu sayısı binlerce kişiye şişebilir
Erdoğan, Diyarbakır’daki pek çok anneye terör eylemi yapan PKK’ya yönelik protesto gösterileri düzenleyen ve çocuklarını işe almaya çalışan çocuklara destek verdiğini belirterek, mevcut protestocu sayısının binlerce kişiye şişebileceğini söyledi.
Bazı 28 aile, güneydoğusundaki Diyarbakır ilinde, Halkların Demokrat Partisi'nin (HDP) oğullarını terörist PKK'ya zorla topladıklarını iddia ederek gösteri düzenlediler.
Türk hükümeti, HDP'yi çok sayıda bağlantı kurmak ve terörist PKK'ya destek sağlamakla suçladı.
"İdlib'teki gelişmeleri tartışmaya devam edeceğiz"
Erdoğan, bölgesel ilişkilere yönelirken, önümüzdeki Pazartesi günü yapılacak olan Rus ve İran liderleriyle yapılacak üçlü zirvede, Türkiye'nin güney sınırındaki Diyarbakır'dan yaklaşık 400 mil (Diyarbakır'dan yaklaşık 400 mil) oluşan İdlib'deki son gelişmeleri tartışacağını söyledi.
“İdlib'deki gözlem gözlemleri ve terör örgütleriyle mücadeleyi içeren gelişmeleri tartışmaya devam edeceğiz” dedi.
Türkiye ve Rusya, geçtiğimiz Eylül ayında Idlib'i saldırganlık eylemlerinin açıkça yasaklandığı bir serbest bırakma bölgesine dönüştürme konusunda anlaştılar.
Anlaşmaya göre, İdlib’de muhalif gruplar hazır bulundukları bölgelerde kalacaklar; Rusya ve Türkiye ise kavgaya devam etmeyi önlemek için bölgede ortak devriyeler gerçekleştireceklerdi.
Bununla birlikte, Suriye rejimi ve müttefikleri, ateş düşürme bölgesi içinde sık sık saldırılara yol açan ateşkes şartlarını tutarlı bir şekilde çiğniyorlar.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2019.09.02 11:49 NewsJungle Türkiye Suriye'de güvenli bölgeyi hemen istiyor: Başkan

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan cumartesi günü İstanbul’da güvenli bölgeyi kontrol etmesine izin verilmemesi durumunda Türkiye kendi eylem planını uygulayacak.
Erdoğan, Milli Savunma Üniversitesi mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada, "Türkiye zaman ve sabra sahip değil ve en kısa zamanda Suriye boyunca Doğu Fırat hattı boyunca güvenli bölgenin kurulmasını istiyor." Dedi.
Türkiye cumhurbaşkanı, “Üç hafta sonra ABD’de BM Genel Kurul toplantısının görüşmelerinde bir toplantı yaptığımızda son şansımız var” dedi.
Türkiye'nin, Fırat'ın belirlediği şartlar altında üç hafta içinde kendisini koruyan kendi askerleri ile güvenli bir bölge yaratmak istediğini de sözlerine ekledi.
Erdoğan, "Terör örgütlerinin bölgedeki insanlara yönelik baskısı Suriye'nin doğu Fırat bölgesinde görünmez hale geldi" dedi.
Suriye, Bashar Esad rejiminin demokrasi yanlısı protestoları beklenmedik vahşetle bastırdığı 2011'in başından beri kısır bir iç savaşta kilitlendi.
O zamandan beri, yüzlerce insan öldürüldü ve BM yetkililerine göre 10 milyondan fazla kişi yerinden edildi.
Türkiye, 2016'dan bu yana kuzeybatı Suriye'de iki büyük askeri operasyon gerçekleştirdi - Operasyon Fırat Kalkanı ve Zeytin Şubesi - terör örgütleri Daesh bölgesini ve terör örgütü PKK'nın Suriye şubesi olan YPG'yi temizlemek için.
Türkiye'ye yönelik 30 yılı aşkın terör kampanyasında, Türkiye, ABD ve AB tarafından terör örgütü olarak listelenen PKK, kadınlar, çocuklar ve bebekler dahil yaklaşık 40.000 kişinin ölümünden sorumlu oldu.
- Hava Savunma Sistemleri
Erdoğan, "Son zamanlarda NATO, Türkiye'nin savunma güvenliğini sağlama konusundaki müttefiki olmayı sürdürmesine rağmen, Türkiye'nin güvenliğini sağlama da dahil olmak üzere pek çok konuda sorunu çözemedi." Dedi.
Ayrıca, Türkiye'nin NATO üyeliğini ve müttefiklerini terk etme niyeti olmadığını söyledi.
Erdoğan, F-35 savaş uçağının henüz satın alma işlemi tamamlandığında bile Türkiye'ye teslim edilmediğini söyledi. “Ellerimiz bağlıyken başımıza gelenleri görmek için sabırsızlanıyoruz” dedi.
Erdoğan, Türkiye'nin hava savunma sistemlerine olan ihtiyacı göz önüne alındığında, Rusya’nın S-400 ile ABD Yurtseverleri arasında bir fark olmadığını söyledi.
“Patriot füze sisteminin satışı bir baskı aracına dönüşürse ve güvenlik ihtiyaçlarımız bu şekilde zayıflarsa, Türkiye diğer sistemleri tercih etmekte tereddüt etmeyecektir” dedi.
Trump yönetimi, Ankara'nın S-400 sisteminin pillerini yeniden canlandırmasından sonra Türkiye'yi F-35 sisteminden uzaklaştırdı. Ancak bazı umutlar, Türkiye'nin F-35 Ortak Vurucu Avcı Uçağı programına yeniden katılmak için Rus füze anti-füze sistemini kapalı tutabileceği bir uzlaşmaya dayanıyordu.
ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye’yi Rusya’nın S-400 füze savunma sistemini satın alması konusunda cezalandırmak için defalarca isteksizliğini dile getirse de, yönetimi, Rus sisteminin gelişmiş savaşçıyı olası Rus mahallelerine maruz bırakabileceğini ve NATO’ya uygun olmayacağını ileri sürdü. sistemleri.
Ancak Türkiye, S-400’ün NATO sistemlerine entegre edilmeyeceği ve bu nedenle ittifak için bir tehdit oluşturmayacağının altını çiziyor.
Trump, Obama yönetimini şu anki sırayla, Amerikan savunma şirketi Raytheon'un Patriot füze sistemini satmak için Türkiye ile bir anlaşma imzalamayı reddettiği için suçluyor.
Türkiye S-400’ün ikinci partisini Salı günü aldı ve Türkiye savunma bakanlığına göre teslimatın bir ay devam etmesi bekleniyor.
Ankara, ilk S-400 füze arzını Temmuz ayında aldı. İlk bataryanın teslimatı 25 Temmuz'da tamamlandı.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2019.08.05 13:31 NewsJungle Erdoğan: Türkiye, ABD’yi, Rusya’yı Suriye’deki askeri operasyon hakkında onayladı

Türkiye, Suriye’nin terörist PKK / YPG’nin işgal ettiği Doğu Fırat bölgesinde bir askeri operasyon başlatacak ve bu operasyonun hem ABD’yi hem de Rusya’yı bilgilendireceğini söyledi.
“Suriye'nin kuzeyindeki Afrin, Jarabulus ve El Bab'a girdik ve şimdi Fırat'ın doğusuna gireceğiz” diyen Recep Tayyip Erdoğan, diğer başarılı Türk terörle mücadele kampanyalarına atıfta bulunan Bursa'da bir açılış törenine katıldı. 2016'dan beri Suriye'de Operasyon Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı.
“Bu bilgiyi ABD ve Rusya ile paylaştık” diye ekledi.
Türk liderleri, bölgedeki PKK / YPG teröristlerinin bölgedeki, Türkiye sınırına yakın bir şekilde devam etmeleri ve maruz kaldıkları güvenlik tehdidi nedeniyle Doğu Fırat kampanyasının geleceğini söylediler.
ABD ile yapılan görüşmelerde Türkiye, bölgedeki güvenli bölge fikrini de zorladı, ancak ülkeler henüz ortak bir yere ulaşmadı.
ABD, terör örgütünü DAEŞ'le mücadelede desteklediğinden, Türkiye bir terörist grubun bir başkasıyla savaşmak için bir anlam ifade etmeyeceğini söylerken, PKK / YPG'nin varlığı ülkeler için geleneksel bir engelleme noktası olmuştur.
Ayrıca, güvenli bölgenin büyüklüğü üzerinde ikisi arasında anlaşmazlık vardı.
Türkiye, ABD ve AB tarafından terörist bir grup olarak atanan PKK terör grubu, Türkiye'de otuz yılı aşkın bir süredir terör kampanyası başlattı. Türkiye'de kadınlar, çocuklar ve bebekler dahil 40.000 insanın ölümünden sorumludur. Suriye’deki terör örgütleri PKK / YPG veya PKK / PYD olarak biliniyor.
Türkiye, ABD’yi askeri teçhizat ve silah taşıyan binlerce kamyonu terörist YPG / PYD’ye sevk ettiği için çarptı.
Suriye, Bashar Esad rejiminin demokrasi yanlısı protestoları beklenmedik vahşetle bastırdığı 2011'in başından beri kısır bir iç savaşta kilitlendi.
O zamandan beri, yüzlerce insan öldürüldü ve BM yetkililerine göre 10 milyondan fazla kişi yerinden edildi.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


Bu Rus kızın Vücudunu Görenler gözlerine inanamıyor! - YouTube Rus kızlar göğüslerini açıyor periscope ifşa - YouTube Rus ailenin buzlu suda banyosu HD izle - YouTube Çıplak kadın erkek kuaförleri ( rusya ) - YouTube rusya kadın cezaevi Iphone için yap / Kız Soyundu / Ben Celo / Rus Kızla ilk ... Rus kadınları neden bu kadar güzel Aldatan Rus sevgiliye uçan tekme! Editli Video RUS KIZLAR TÜRK ERKEKLERİN NEYİNİ BEĞENİYOR? - YouTube

Rusya Kadınlar Günü (Ulusal Tatili) - Kamprota.com

  1. Bu Rus kızın Vücudunu Görenler gözlerine inanamıyor! - YouTube
  2. Rus kızlar göğüslerini açıyor periscope ifşa - YouTube
  3. Rus ailenin buzlu suda banyosu HD izle - YouTube
  4. Çıplak kadın erkek kuaförleri ( rusya ) - YouTube
  5. rusya kadın cezaevi
  6. Iphone için yap / Kız Soyundu / Ben Celo / Rus Kızla ilk ...
  7. Rus kadınları neden bu kadar güzel
  8. Aldatan Rus sevgiliye uçan tekme! Editli Video
  9. RUS KIZLAR TÜRK ERKEKLERİN NEYİNİ BEĞENİYOR? - YouTube

rusya kadın cezaevi Ahmet Akbaş ... Kadınlar Koğuşu - Eski Türk Filmi Tek Parça (Restorasyonlu) - Duration: 52:10. Fanatik Klasik Film 315,967 views. 52:10. Merhaba arkadaşlar Ben Celo , Alt yazıyı açmaya unutmayınız. Kızın instagrAmı için bana yazın. Kız Soyundu 1000 like topladıktan sonra paylaşacağımı söz verm... Rusya Hakkında Bilmediğiniz EN İLGİNÇ 37 Gerçek - Duration: 5:39. Kütüphane Personeli 605,124 views. 5:39 RUS KIZLA EVLENMEK Mİ İSTİYORSUN ? (Çocuk Hristiyan mı Olacak ?) Enjoy the videos and music you love, upload original content, and share it all with friends, family, and the world on YouTube. Bebek Yüzlü Rus kızın vücudu görenleri hayrete düşürüyor! Bu Rus kızın Vücudunu Görenler gözlerine inanamıyor! nstagramın ortaya çıkmasıyla pek çok fenomen ... periscope ifşa scope ifşa periscope +18 scope +18 eyşan +18 videolar +18 nuri alço sahne aydemir akbaş müjde ar iffet müjde ar iffet göğüs kadın göğüsü meme ... Rus kızlara, Türk erkeklerinde en çok neyi beğendiklerini ve hangi özelliklerini sevdiklerini sorduk. Videomuzu beğenmeyi ve kanalımıza abone olmayı unutmayı... Bu Kadınlar Bir Başka! Dünyada Yaşadığına İnanmayacağınız 15 Kadın - Duration: 10:09. Herşey Dahil 939,433 views. 10:09. ve rusların meşur buz gibi rus banyosu başladı